Herkese yeniden merhaba!
Sayfanın adı ve konsepti her ne kadar gıda mühendisinden tavsiyeler olsa da; 1 yıldır sektörde yaşadıklarımdan yola çıkarak tüm yeni mezun gıda mühendisi arkadaşlarıma bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum. Son 1 yılda yaşadıklarımdan ben 3 önemli ders çıkardım. Uzun vadede faydalanabileceğinize inandığım bu bilgileri sizlerle paylaşarak ihtiyacı olan yeni mezun meslektaşlarımı biraz olsun aydınlatmak isterim. Umarım faydalabileceğiniz bir yazı olur!
1- Benim kariyer yolculuğumda öğrendiğim ilk şey şu oldu: "Gıda mühendisi olduğunda ne yapmak istediğine öğrenciyken karar ver!".
Biliyorum bu o kadar da kolay değil. Çünkü öğrenciyken yaptığımız iki stajda sektörden yalnızca iki birimi deneyimliyoruz. Üstelik bu çoğu zaman 20-25 gün gibi kısa bir süreye tekabül ediyor. Genellikle sadece laboratuvar ve üretim departmanlarında yaptığımız stajlardan sonra "ben şu departmanda çalışmaya karar verdim" demek çok da kolay değil. Peki hiç çalışmadan ne istediğimize karar vermek mümkün mü? Sizlere bu konuda bazı tavsiyeler vermek isterim. Bu tavsiyelerin ışığında belki yüzde yüz karar vermek çok mümkün olmasa da fikir sahibi olmanız mümkün oluyor.
- Stajlarınızı iyi değerlendirin. Bunları mezun olmanız için gereken bir prosedür, yaz tatilinizden çalınan bir zaman olarak görmeyin. Staj vaktinizi verimli geçirmek adına atılgan olun, sorular sorun. Çevrenizi gözlemleyin. Departmanı keşfetmeye çalışın.
-Bu bahsedeceğim en yakın arkadaşıma sektörde uzun yıllar çalışmış bir gıda mühendisi tanıdığının tavsiyesiydi. Hayatınızın geri kalanını nasıl geçirmek istediğinize karar verip kendinizi daha iyi tanımaya çalışın. Örneğin sakin ve çok konuşkan olmayan biriyseniz satış pazarlama departmanı size göre olmayacaktır, ya da iş geliştirme departmanı... Sürekli aynı ortamda aynı şeyleri yapmaktan yani monotonluktan sıkılan biriyseniz laboratuvar departmanı sizin için çok da uygun olmayabilir çünkü özellikle spesifik bir daldaysanız, örneğin GDO laboratuvarındaysanız yapacağınız günlük işler fazlasıyla standart olabilir. Yine örnek vermek gerekirse bir kadın adaysanız işe çok güzel kıyafetlerle, makyaj yaparak, oje sürerek vs gitmek istiyorsanız, laboratuvar ve üretim departmanları sizin için hiç uygun olmayabilir. Araştırma yapmayı sevmiyorsanız, yeni şeyler keşfetmek, yaratıcı olmak size göre değilse Ar-Ge departmanı da sizi mutlu etmeyecektir. Gördüğünüz gibi karakteriniz, yaşam tarzınız hatta işe nasıl gitmek istediğiniz ve nasıl bir ortamda çalışmak istediğiniz bile size hangi departmanın daha uygun olduğu hakkında bilgi verebiliyor.
2. Kariyer yolculuğumun başında aldığım en büyük derslerden biri "Nereye ait olduğunuzu bilin, kendinizin farkında olun!"
Bu nokta kimilerinize acımasızca ve egoistçe bir yaklaşım gibi gelse de realist olmak gerekiyor. Türkiye'de gıda mühendisliği eğitimi tüm devlet üniversitelerinde ve tüm vakıf üniversitelerinde mevcut değil. Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden olan İTÜ, ODTÜ ve YTÜ'de gıda mühendisliği eğitimi mevcut. Özellikle İTÜ ve ODTÜ bildiğimiz üzere çok daha kalifiye ve teknik bilgiye sahip mühendisler yetiştiriyor. Bu yüzden bir İTÜ mezununun yeri catering firması olamaz... Ben de bir İTÜ mezunuyum ve işsiz kaldığım bir dönemde kısa süreli de olsa bir catering firmasında çalıştım ve birkaç catering firmasıyla iş görüşmeleri gerçekleştirdim. Buralar size bir mühendis gibi yaklaşan çalışma ortamları değil. Mevzuat gereği, zorunluluktan bulundurdukları gıda mühendislerini ihtiyaç duydukları her alanda joker gibi kullanabileceğine inanan, hakettiğiniz değeri size vermeyen, eğitiminize saygı duymayan insanlarla dolu. Ben cateringde çalıştığım ve sonrasında iş görüşmelerine gittiğim 4 ay gibi bir süreçte kendime olan tüm saygımı kaybettim ve psikolojim yerle bir oldu. Biz teknik üniversite mezunları öğrenciyken bile onlarca proje hazırlıyor ve çok güzel işler ortaya çıkarabiliyoruz. Fakat toplu tüketim hizmeti veren yemek sektöründe bunun hiçbir kıymeti yok, size irsaliye kesme, fatura düzenleme gibi işler bile verebiliyorlar. Türkiye'nin en büyük catering firmasına görüşmeye gittiğimde "projedeki yoğunluğa bağlı olarak ihtiyaç olursa bulaşık bile yıkamam gerekebileceği" söylenmişti. O gün anladım ki kendime ve aldığım eğitime çok büyük haksızlık ediyorum. Yapılacak işi asla küçümsemiyorum sadece bu pozisyonda çalışacak olan insan teknik üniversite mezunu bir insan olamaz, bundan bahsediyorum. Başvurularınızı bu durumu göz önünde bulundurarak yapmanızı tavsiye ederim.
3. Önceliğiniz maddiyat olmasın, işin kalitesi ve size neler katabileceği olsun!
Üniversite bittiğinde her alana yönelebilecek altyapıya ve teknik donanıma sahip bir mühendis oluyorsunuz. Fakat herhangi bir alanda uzmanlığınız yok. Ki tecrübe gerçekten iş hayatının çok önemli bir parçası. İlk işe başladığınızda "ben hiçbir şey bilmiyormuşum" duygusuna kapılabilirsiniz. Çünkü her departman apayrı bir dünya olduğu gibi, her sektör de apayrı bir dünyadır. Hatta her şirket de kendi içinde yepyeni bir dünyadır. Kurum kültürü ve kurumsal bilgi dediğimiz şeyler devreye girer ve size sıfırdan adım atılacak bir kapı aralar.
Bunun bilincinde olmayan bazı yeni mezunlar, "ben üniversite mezunu bir mühendisim" bakış açısıyla hiçbir unvana ve uzmanlık alanına sahip olmadığı halde daha yüksek ücretler için kariyer yolculuğunda ona daha büyük katkılar sağlayacak işleri görmezden gelebilir. Bazen önü açık ama daha küçük ölçekli bir firmada çalışmaya başlayıp tecrübe kazanmak ve kazanılacak parayı çok da önemsememek, çok iyi bir yerde bir tık fazla paraya kendine bir şey katamadan çalışmaktan daha faydalı olabilir.
Ben iş hayatına uluslararası bir laboratuvar grubunun satış departmanında asistan olarak başladım. Tam 6 ay çalıştım ve bu 6 ayın sonunda geri dönüp baktığımda uluslararası platformda birileriyle mailleşip yazışma adabını öğrenmek dışında mühendis olarak kendime hiçbir şey katmadığımı farkettim. Şu anda orada kazanabileceğimden çok daha az para kazandığım bir şirkette, oradakinden daha uzun saatler çalışıyorum. Fakat hem kurum içi kültürün çok kuvvetli olduğu, hem işini çok iyi yapan insanlarla bir arada olduğum, hem de orada 6 ayda edinemediğim kadar tecrübeyi burada 1 ayda edinebildiğim için çok mutluyum. Eminim ki 2-3 yıl içerisinde bugün çektiğim sıkıntıların meyvesini yiyeceğim. Eski iş yerimde kurum içi kültür de çok zayıftı ve beni sürekli psikolojik olarak aşağı çeken hırslı insanlarla doluydu. Son ayımda her gün tuvalete gidip ağladığımı, herkesin bana çok mutsuz göründüğümü söylediğini hatırlıyorum. Oradan ayrıldığım gün hayatımda çok büyük bir dönüm noktası olduğunun farkındaydım. Gerçekten de öyle oldu. Şu an orada edindiğim hayat tecrübesiyle nerede ne yapmak istediğine karar vermiş, mutlu olduğu yerde ve hak ettiği şekilde çalışan bir mühendisim. Lütfen siz de çalışacağınız şirketin ne kadar idealist olduğuna, size neler katabileceğine birtakım başka küçük ayrıntılardan daha çok önem gösterin. Zaten üniversitede almanız gereken eğitimi en iyi şekilde almış ve mezun olmuşsunuz. Bu altyapıyı en iyi şekilde destekleyecek doğru bir iş ve doğru bir pozisyonda, rahat ve mutlu çalışabileceğiniz bir şirkette işe başlayıp burada birkaç yıl geçirirseniz alanınızda uzman olacaksınız ve ilk birkaç yıl sıkıntı yaşasanız bile emin olun sonrasında her şey olması gerektiği çok daha iyi ve güzel olacak...
Umarım tecrübelerimi size doğru aktarabilmişimdir. Lütfen soracağınız şeyler olursa benimle iletişime geçmekten çekinmeyin...
22 Aralık 2018 Cumartesi
11 Aralık 2018 Salı
Faydalı Gıdalar Serisi 1 - Ruşeym
Yeniden Merhaba!
Bir önceki yazımda bahsettiğim faydalı gıdalar serisini ruşeymle başlatıyorum. Umarım faydalacağınız bir yazı olur. Keyifli okumalar...
1- Ruşeym Nedir?
Öncelikle ruşeym nedir sorusunun cevabıyla başlamak istiyorum. Arapça kökenli bir kelime olan ruşeym oğulcuk, embriyo ve öz anlamlarına gelmektedir. Buğdayın özü olarak tanımlayabiliriz. Buğday başağının alt tarafında yer alan ve buğdayın besin öğeleri açısından en zengin olduğu bölümüdür. 1 kg ruşeym elde etmek için 1 ton buğday işlemek gerekmektedir. İşleme esnasında ruşeym ve buğday birbirinden ayrılır çünkü ruşeym içerik açısından zenginliği sebebiyle buğdayın genel yapısını bozabilir. Bu ayırma işleminden dolayı buğday unuyla tükettiğimiz her gıdada ruşeymin zenginliğinden faydalanamıyoruz demektir.

2- Faydaları Nelerdir?
Şanslıyız ki son yıllarda ruşeymin kıymeti iyice anlaşıldığı için artık buğday ruşeyminin paketli şekilde pek çok marka tarafından satıldığını görüyoruz. Aşağıdaki görselde buğday ruşeymine ait besin değerlerini görebilirsiniz.

%12 diyet lifi ve %31 protein içeriği ile ne kadar zengin bir gıda olduğunu görebilirsiniz.
Sağladığı faydalardan bahsetmek gerekirse;
-Yüksek lif değeri sayesinde sindirim sistemini dengeler.
-Vücudun bağışıklık sistemini güçlendirir.
-Anti-aging (yaşlanma karşıtı) etkisi vardır.
-Antioksidan özelliğe sahip olduğu için hücre yenileyicidir ve genetik bozukluklara karşı vücudu korumaya yardımcıdır.
-Kolesterolü dengeler.
-Doğurganlık arttırıcı etkisi vardır, kısırlık tedavisinde kullanılır.
-Çocukların zihinsel gelişimine katkıda bulunur.
Zengin içeriğinin vücudumuza faydaları saymakla bitmez ancak en bilinen faydaları bu şekildedir.
3- Nasıl Tüketmeliyiz?
Her gün 2 yemek kaşığı ruşeym tüketilmesi tavsiye edilir. Böylelikle ortalama 15-20 gram kadar protein de almış olursunuz.
En kolay alternatifler salataya veya yoğurda karıştırmaktır. Hem ara öğün olarak tüketildiğinde zengin lif içeriği sayesinde sizi uzun süre tok tutacaktır, hem de vücudunuza ekstra protein almanızı sağlamış olacaktır.
Bunun yanı sıra irmik, kepek veya galeta ununun alternatifi gibi kullanabilirsiniz. Örneğin kısıra koyabilir, köfte harcı olarak değerlendirebilir, çorbanıza ilave edebilirsiniz. Tam buğday unuyla yaptığınız ekmeğe karıştırabilir veya pankek, krep hamuruna ekleyebilirsiniz.

Günlük tükettiğiniz sıvı içecekler yada smoothieler varsa keten tohumu alternatifi olarak da kullanabilirsiniz. Meyve pürelerine ekleyebilir, hatta şekersiz reçelde bile tohum yerine tercih edebilirsiniz.
Ruşeymle ilgili merak ettiğiniz farklı bilgiler varsa veya eklemek istedikleriniz olursa lütfen yorum yapmayı unutmayın.
Okuduğunuz için teşekkürler...
Bir önceki yazımda bahsettiğim faydalı gıdalar serisini ruşeymle başlatıyorum. Umarım faydalacağınız bir yazı olur. Keyifli okumalar...
1- Ruşeym Nedir?
Öncelikle ruşeym nedir sorusunun cevabıyla başlamak istiyorum. Arapça kökenli bir kelime olan ruşeym oğulcuk, embriyo ve öz anlamlarına gelmektedir. Buğdayın özü olarak tanımlayabiliriz. Buğday başağının alt tarafında yer alan ve buğdayın besin öğeleri açısından en zengin olduğu bölümüdür. 1 kg ruşeym elde etmek için 1 ton buğday işlemek gerekmektedir. İşleme esnasında ruşeym ve buğday birbirinden ayrılır çünkü ruşeym içerik açısından zenginliği sebebiyle buğdayın genel yapısını bozabilir. Bu ayırma işleminden dolayı buğday unuyla tükettiğimiz her gıdada ruşeymin zenginliğinden faydalanamıyoruz demektir.

2- Faydaları Nelerdir?
Şanslıyız ki son yıllarda ruşeymin kıymeti iyice anlaşıldığı için artık buğday ruşeyminin paketli şekilde pek çok marka tarafından satıldığını görüyoruz. Aşağıdaki görselde buğday ruşeymine ait besin değerlerini görebilirsiniz.

%12 diyet lifi ve %31 protein içeriği ile ne kadar zengin bir gıda olduğunu görebilirsiniz.
Sağladığı faydalardan bahsetmek gerekirse;
-Yüksek lif değeri sayesinde sindirim sistemini dengeler.
-Vücudun bağışıklık sistemini güçlendirir.
-Anti-aging (yaşlanma karşıtı) etkisi vardır.
-Antioksidan özelliğe sahip olduğu için hücre yenileyicidir ve genetik bozukluklara karşı vücudu korumaya yardımcıdır.
-Kolesterolü dengeler.
-Doğurganlık arttırıcı etkisi vardır, kısırlık tedavisinde kullanılır.
-Çocukların zihinsel gelişimine katkıda bulunur.
Zengin içeriğinin vücudumuza faydaları saymakla bitmez ancak en bilinen faydaları bu şekildedir.
3- Nasıl Tüketmeliyiz?
Her gün 2 yemek kaşığı ruşeym tüketilmesi tavsiye edilir. Böylelikle ortalama 15-20 gram kadar protein de almış olursunuz.
En kolay alternatifler salataya veya yoğurda karıştırmaktır. Hem ara öğün olarak tüketildiğinde zengin lif içeriği sayesinde sizi uzun süre tok tutacaktır, hem de vücudunuza ekstra protein almanızı sağlamış olacaktır.
Bunun yanı sıra irmik, kepek veya galeta ununun alternatifi gibi kullanabilirsiniz. Örneğin kısıra koyabilir, köfte harcı olarak değerlendirebilir, çorbanıza ilave edebilirsiniz. Tam buğday unuyla yaptığınız ekmeğe karıştırabilir veya pankek, krep hamuruna ekleyebilirsiniz.

Günlük tükettiğiniz sıvı içecekler yada smoothieler varsa keten tohumu alternatifi olarak da kullanabilirsiniz. Meyve pürelerine ekleyebilir, hatta şekersiz reçelde bile tohum yerine tercih edebilirsiniz.
Ruşeymle ilgili merak ettiğiniz farklı bilgiler varsa veya eklemek istedikleriniz olursa lütfen yorum yapmayı unutmayın.
Okuduğunuz için teşekkürler...
7 Aralık 2018 Cuma
Evde mi Yesek, Dışardan mı Söylesek?
Herkese Merhaba,
Gıda mühendisliği bölümünü bitirdikten sonra kısa bir süre bir restaurantta üretim departmanı sorumlusu olarak görev aldım. İstanbul'un en nezih semtlerinden birinde sağlıklı beslenmeye yönelik alternatifler hazırlayıp hem paket servis hem de restaurantta satış hizmeti veren kaliteli bir yerdi. 15 farklı salata, 5-6 farklı kase, dürüm ve tost gibi alternatifler mevcuttu. Zan altında bırakmamak adına ismini veremeyeceğim. Sadece orada geçirdiğim süre boyunca tecrübe ettiğim bazı önemli şeyler oldu. Gerek kendi şahit olduğum, gerek şeften duyduğum ve eğitim hayatımda da türlü örneklerini öğrendiğim bu bilgileri sizlere aktarmak istedim. Dışarıda yemek yerken nelere dikkat etmeliyiz temalı bir yazı olacak. Umarım keyifle okursunuz.
1- Soslar güzeldir, kendiniz karıştırıyorsanız!
Çok bilinen fakat hatırlatmakta fayda gördüğüm bir bilgi. Çiğ yada pişmiş farketmez, soslu tavuk, hindi veya et tüketmenizi tavsiye etmem. Genel itibariyle et ve et ürünlerini sosla karıştırılmış şekilde servis etmek; son kullanma tarihi yaklaşan veya tadı değişmiş ürünlerin tadını ve kokusunu bastırmak için kullanılan bir stratejidir. Bazen benmari dediğimiz yöntemde ürünlerin sıcak platelerin üzerindeki tavada, sosun içinde günlerce beklediği olur. Ürün bozulmadan da bu şekilde üretilmiş olabilir. Ancak sosun içinde ürünün kokusunun değiştiğinin anlaşılması sossuz versiyona göre bir hayli zordur. Bazen günlerce sosta bekleyen ürün, kokmadığı ve tadı değişmediği düşünüldüğü için tüketilmeye devam edip insan sağlığını tehdit edecek sorunlara yol açabilir. Bu yüzden tavsiyem özellikle benmaride beklediğini gözlemlediğiniz sirkülasyonu düşüp mekanlarda et ve et ürünlerini tercih etmeyin.

2- Tercihi garsona bırakmayın!
Türk toplumunun klişelerinden biridir. Tavsiye üzerine gittiği restaurantta karar garsona bırakılır. Şanslıysanız gerçekten oranın en güzel yemeğini de yiyebilirsiniz. Fakat tarihi gelmiş ve çöpe atılmak üzere bekleyen yemekler de önünüze gelebilir. Üstelik bu en çok sevilen yemeklerimizden biridir diye kandırılabilirsiniz.
3- Şefin spesiyali kulağa hoş gelmiyor aslında...
Ama işin aslı çok da masum olmayabilir. Birkaç gündür dolapta bekleyen birkaç farklı çeşit karıştırılarak spesiyal olarak sunulabilir. Yada bozulmak üzere olan soslar eritilmek için böyle bir çeşit çıkarılabilir. Bildiğimizden çok şaşmamak lazım...

4- En çok satılan en güvenlidir.
Safety zone dediğimiz bölgedesiniz. Bir restaurantın en çok satılan ürünü sürekli üretimde demektir. Bayat olması çok düşük bir ihtimaldir. Marka değerini de veren ürün olduğu için en iyi şekilde yapılmaya genelde özen gösterilir. Adı sanı çok farklı diye denemeler yapmak elbette eğlenceli gelebiliyor ama o adı sanı farklı gıdaların çok fazla tüketilmediği ve anlık üretilmeme ihtimalini de göz önünde bulundurmak lazım.Özellikle steak konusunda ekstra dikkatli olmakta fayda var. Et ve et ürünleri en büyük risk grubu olduğu için tavsiyem bu ürünleri sadece steak restaurantlarda tüketin.

Tabi tüm bunları uyarı maiyetinde yazmış olmakla birlikte, bu şekilde değerlendirilmemesi gereken gayet samimi mekanlar da yok değil. Bazı mekanlar her gelen müşteriyi en kıymetli müşterisi olarak görüp en iyi hizmeti sunmaya çalışır. Zaten bu yazdıklarım bildiğiniz, alışık olduğunuz veya kendini kanıtlamış olan restaurantlar için geçerli değil. İlk kez yemek yiyeceğiniz ve pek de fikir sahibi olmadığınız mekanlar için geçerli olan nacizane tavsiyelerdi. Umarım faydalı bir yazı olmuştur...
Gıda mühendisliği bölümünü bitirdikten sonra kısa bir süre bir restaurantta üretim departmanı sorumlusu olarak görev aldım. İstanbul'un en nezih semtlerinden birinde sağlıklı beslenmeye yönelik alternatifler hazırlayıp hem paket servis hem de restaurantta satış hizmeti veren kaliteli bir yerdi. 15 farklı salata, 5-6 farklı kase, dürüm ve tost gibi alternatifler mevcuttu. Zan altında bırakmamak adına ismini veremeyeceğim. Sadece orada geçirdiğim süre boyunca tecrübe ettiğim bazı önemli şeyler oldu. Gerek kendi şahit olduğum, gerek şeften duyduğum ve eğitim hayatımda da türlü örneklerini öğrendiğim bu bilgileri sizlere aktarmak istedim. Dışarıda yemek yerken nelere dikkat etmeliyiz temalı bir yazı olacak. Umarım keyifle okursunuz.
1- Soslar güzeldir, kendiniz karıştırıyorsanız!
Çok bilinen fakat hatırlatmakta fayda gördüğüm bir bilgi. Çiğ yada pişmiş farketmez, soslu tavuk, hindi veya et tüketmenizi tavsiye etmem. Genel itibariyle et ve et ürünlerini sosla karıştırılmış şekilde servis etmek; son kullanma tarihi yaklaşan veya tadı değişmiş ürünlerin tadını ve kokusunu bastırmak için kullanılan bir stratejidir. Bazen benmari dediğimiz yöntemde ürünlerin sıcak platelerin üzerindeki tavada, sosun içinde günlerce beklediği olur. Ürün bozulmadan da bu şekilde üretilmiş olabilir. Ancak sosun içinde ürünün kokusunun değiştiğinin anlaşılması sossuz versiyona göre bir hayli zordur. Bazen günlerce sosta bekleyen ürün, kokmadığı ve tadı değişmediği düşünüldüğü için tüketilmeye devam edip insan sağlığını tehdit edecek sorunlara yol açabilir. Bu yüzden tavsiyem özellikle benmaride beklediğini gözlemlediğiniz sirkülasyonu düşüp mekanlarda et ve et ürünlerini tercih etmeyin.

2- Tercihi garsona bırakmayın!
Türk toplumunun klişelerinden biridir. Tavsiye üzerine gittiği restaurantta karar garsona bırakılır. Şanslıysanız gerçekten oranın en güzel yemeğini de yiyebilirsiniz. Fakat tarihi gelmiş ve çöpe atılmak üzere bekleyen yemekler de önünüze gelebilir. Üstelik bu en çok sevilen yemeklerimizden biridir diye kandırılabilirsiniz.
3- Şefin spesiyali kulağa hoş gelmiyor aslında...
Ama işin aslı çok da masum olmayabilir. Birkaç gündür dolapta bekleyen birkaç farklı çeşit karıştırılarak spesiyal olarak sunulabilir. Yada bozulmak üzere olan soslar eritilmek için böyle bir çeşit çıkarılabilir. Bildiğimizden çok şaşmamak lazım...
4- En çok satılan en güvenlidir.
Safety zone dediğimiz bölgedesiniz. Bir restaurantın en çok satılan ürünü sürekli üretimde demektir. Bayat olması çok düşük bir ihtimaldir. Marka değerini de veren ürün olduğu için en iyi şekilde yapılmaya genelde özen gösterilir. Adı sanı çok farklı diye denemeler yapmak elbette eğlenceli gelebiliyor ama o adı sanı farklı gıdaların çok fazla tüketilmediği ve anlık üretilmeme ihtimalini de göz önünde bulundurmak lazım.Özellikle steak konusunda ekstra dikkatli olmakta fayda var. Et ve et ürünleri en büyük risk grubu olduğu için tavsiyem bu ürünleri sadece steak restaurantlarda tüketin.

Tabi tüm bunları uyarı maiyetinde yazmış olmakla birlikte, bu şekilde değerlendirilmemesi gereken gayet samimi mekanlar da yok değil. Bazı mekanlar her gelen müşteriyi en kıymetli müşterisi olarak görüp en iyi hizmeti sunmaya çalışır. Zaten bu yazdıklarım bildiğiniz, alışık olduğunuz veya kendini kanıtlamış olan restaurantlar için geçerli değil. İlk kez yemek yiyeceğiniz ve pek de fikir sahibi olmadığınız mekanlar için geçerli olan nacizane tavsiyelerdi. Umarım faydalı bir yazı olmuştur...
6 Aralık 2018 Perşembe
Paketli Ürün mü, Açık Satılan Ürün mü? Hangisini Tercih Etmeliyiz?
Herkese Merhaba,
Bugün Türk insanı için büyük bir tabu olan paketli ürün ile açık ürün kıyaslaması konusuyla ilgili bir şeyler yazmak istedim. Yıllardır medyada bilgili, bilgisiz; işinin ehli yada ehli olmayan herkesin televizyon ekranlarında ve çeşitli yayın organları aracılığıyla yaptığı açıklamalar sebebiyle paketli gıdaya karşı inanılmaz bir önyargı mevcut. Özellikle söz konusu gıda-sağlık ilişkisi olunca son derece büyük bir bilgi kirliliğiyle karşılaşıyoruz. Bir gıda mühendisi olarak herhangi bir konuda sahip olduğu yanlış algıyı değiştirmek istediğim insanların büyük bir çoğunluğu kaynağı belirsiz bir Facebook postuna benden daha çok güvenebiliyor. Buna kendi ailem bile dahil olduğu için bu durumu artık yadırgamıyorum. Fakat yine de naçizane bir gıda mühendisinin de fikirlerini önemseyecek insanlar olduğunu bildiğimden böyle yazılar da paylaşmak istiyorum.
Bildiğimiz üzere, artık neredeyse her ürün grubunda hem paketli hem de açık satışa denk gelmek mümkün. Süt, peynir, et ve et ürünleri, hububat, salça, turşu hatta unlu mamullerin açık satışına pazarlarda şahit oluyoruz. Fiyatlar arasında çok büyük bir farklılık gözlenmemekle birlikte pazarda markete kıyasla daha uygun fiyatlı alternatifler bulmak da mümkün olabiliyor.
Hem yıllardır süregelen alışkanlıklar, hem medyada yaratılmış olan paketli gıda korkusu hem de daha cazip fiyatlar bir araya gelince pazardan veya bakkal, küçük market tarzı yerlerden yapılan alışverişlere şaşırmamak lazım.
Ben sizin başka bir açıdan bakmanızı rica edeceğim. Diyelim ki rahatsızız, basit bir soğuk algınlığı olarak düşünelim. Doktora gitmeye üşendiniz, ilaç kutunuzu açtınız. Bir tane üzerinde firma adı, üretim ve son kullanma tarihleri yazan, prospektüsü de içinde olan ilaç kutusu var. Tarihi henüz geçmemiş, üreticisi belli, prospektüsünde de soğuk algınlığı tedavisine uygun olduğu yazıyor. Her zaman da kullandığınız, adı sanı bilinen bir ilaç. Bir tane de kutusuz, isimsiz, tarihsiz ve prospektüsü olmayan fakat diğer ilacın görüntüsüyle birer bir görünüme sahip bir ilaç var. Hangisini tercih edersiniz? Görüntüsü aynı olsa bile güvenebilir misiniz?
Bir başka örnek; diyelim ki ikinci el bir eşya alacaksınız. İki tane benzer özelliklerde ürünü kıyaslıyorsunuz. Fiyatlar aynı ancak birinin garantisinin ne zaman tamamlanacağı, üreticisi ve nereden alındığı belliyken diğerinde bu bilgilerin hiçbiri mevcut değil. Görsel olarak birebir olsalar hatta garantisinin ne zaman tamamlanacağı belli olmayan ürünün fiyatı daha uygun bile olsa tercih etmezsiniz diye tahmin ediyorum.
Bu kadar basit iki örnekte dikkat ettiğimiz kriterler ürünün geçmişine dair elde edebileceğimiz maksimum bilgi oldu. Çünkü ürünü gönül rahatlığıyla kullanmak ve ürünü kullandığımızda bir sorunla karşılaşırsak karşımızda bir muhatap bulmak istiyoruz.
Peki söz konusu gıda olunca; üreticisi, üretim ve son kullanma tarihi, içeriği belli, ilgili bakanlıklar tarafından rutin şekilde kontrol edilen, çeşitli laboratuvar analizlerine tabi tutulan, hijyenik ortamda üretilen, ürünle ilgili bir sorun yaşadığımızda etiketi sayesinde karşımızda bir muhatap bulabildiğimiz ürünü tercih etmek yerine; neden nereden geldiği, nerede üretildiği, hangi koşullarda üretildiği belli olmayan ve belki de hayatımızın sonuna kadar bir daha görmeyeceğimiz bir satıcının sattığı gıdayı almayı tercih ediyoruz?
Belki de önyargıları yıkmanın vakti gelmiştir... Yorumu size bırakıyorum.
Bugün Türk insanı için büyük bir tabu olan paketli ürün ile açık ürün kıyaslaması konusuyla ilgili bir şeyler yazmak istedim. Yıllardır medyada bilgili, bilgisiz; işinin ehli yada ehli olmayan herkesin televizyon ekranlarında ve çeşitli yayın organları aracılığıyla yaptığı açıklamalar sebebiyle paketli gıdaya karşı inanılmaz bir önyargı mevcut. Özellikle söz konusu gıda-sağlık ilişkisi olunca son derece büyük bir bilgi kirliliğiyle karşılaşıyoruz. Bir gıda mühendisi olarak herhangi bir konuda sahip olduğu yanlış algıyı değiştirmek istediğim insanların büyük bir çoğunluğu kaynağı belirsiz bir Facebook postuna benden daha çok güvenebiliyor. Buna kendi ailem bile dahil olduğu için bu durumu artık yadırgamıyorum. Fakat yine de naçizane bir gıda mühendisinin de fikirlerini önemseyecek insanlar olduğunu bildiğimden böyle yazılar da paylaşmak istiyorum.
Bildiğimiz üzere, artık neredeyse her ürün grubunda hem paketli hem de açık satışa denk gelmek mümkün. Süt, peynir, et ve et ürünleri, hububat, salça, turşu hatta unlu mamullerin açık satışına pazarlarda şahit oluyoruz. Fiyatlar arasında çok büyük bir farklılık gözlenmemekle birlikte pazarda markete kıyasla daha uygun fiyatlı alternatifler bulmak da mümkün olabiliyor.
Hem yıllardır süregelen alışkanlıklar, hem medyada yaratılmış olan paketli gıda korkusu hem de daha cazip fiyatlar bir araya gelince pazardan veya bakkal, küçük market tarzı yerlerden yapılan alışverişlere şaşırmamak lazım.
Ben sizin başka bir açıdan bakmanızı rica edeceğim. Diyelim ki rahatsızız, basit bir soğuk algınlığı olarak düşünelim. Doktora gitmeye üşendiniz, ilaç kutunuzu açtınız. Bir tane üzerinde firma adı, üretim ve son kullanma tarihleri yazan, prospektüsü de içinde olan ilaç kutusu var. Tarihi henüz geçmemiş, üreticisi belli, prospektüsünde de soğuk algınlığı tedavisine uygun olduğu yazıyor. Her zaman da kullandığınız, adı sanı bilinen bir ilaç. Bir tane de kutusuz, isimsiz, tarihsiz ve prospektüsü olmayan fakat diğer ilacın görüntüsüyle birer bir görünüme sahip bir ilaç var. Hangisini tercih edersiniz? Görüntüsü aynı olsa bile güvenebilir misiniz?
Bir başka örnek; diyelim ki ikinci el bir eşya alacaksınız. İki tane benzer özelliklerde ürünü kıyaslıyorsunuz. Fiyatlar aynı ancak birinin garantisinin ne zaman tamamlanacağı, üreticisi ve nereden alındığı belliyken diğerinde bu bilgilerin hiçbiri mevcut değil. Görsel olarak birebir olsalar hatta garantisinin ne zaman tamamlanacağı belli olmayan ürünün fiyatı daha uygun bile olsa tercih etmezsiniz diye tahmin ediyorum.
Bu kadar basit iki örnekte dikkat ettiğimiz kriterler ürünün geçmişine dair elde edebileceğimiz maksimum bilgi oldu. Çünkü ürünü gönül rahatlığıyla kullanmak ve ürünü kullandığımızda bir sorunla karşılaşırsak karşımızda bir muhatap bulmak istiyoruz.
Peki söz konusu gıda olunca; üreticisi, üretim ve son kullanma tarihi, içeriği belli, ilgili bakanlıklar tarafından rutin şekilde kontrol edilen, çeşitli laboratuvar analizlerine tabi tutulan, hijyenik ortamda üretilen, ürünle ilgili bir sorun yaşadığımızda etiketi sayesinde karşımızda bir muhatap bulabildiğimiz ürünü tercih etmek yerine; neden nereden geldiği, nerede üretildiği, hangi koşullarda üretildiği belli olmayan ve belki de hayatımızın sonuna kadar bir daha görmeyeceğimiz bir satıcının sattığı gıdayı almayı tercih ediyoruz?
Belki de önyargıları yıkmanın vakti gelmiştir... Yorumu size bırakıyorum.
3 Aralık 2018 Pazartesi
Çocuklarda Obezite Tehlikesi! Neler Yapabiliriz?
Herkese Merhaba,
Bugün yine takip ettiğim kaynaklardan birinde denk geldiğim çok güzel bir bilgiseli sizlerle paylaşacağım.
Hepimizin bildiği gibi dünyada obezite her geçen gün yaygınlaşıyor. Uzmanlar önümüzdeki yıllarda her üç Avrupalı çocuktan birinin obez olacağını öngörüyor. Değişen ebeveyn davranışlarının ve yanlış yönlendirmelerin de bu durumda çok büyük etkisi var. Çocuklara sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmak da bir ebeveyn görevi. Üstelik sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanmak obezitenin önüne geçmenin yanı sıra, uzun vadede diyabet ve kalp hastalıklarını riskini de azaltacaktır. Yine uzmanlar erken yaşta kazanılan sağlıklı beslenme alışkanlığı sayesinde obezite riskinin %60'a kadar azaldığını, ayrıca kanser, 2-tip diyabet, kalp krizi, uyku apnesi, yüksek kan basıncı ve erken ölüm riskini de minimuma indirdiğini söylüyor. Peki çocuklarımıza bu konuda nasıl yardımcı olabilir, onları nasıl yönlendirebiliriz?
1- Kendilerine güvenmelerine ve güçlü olmalarına yardımcı olun!
Bir çocuk için her şeyden önemlisi bu durumun psikolojik ağırlığını üzerinde hissetmemesidir.
Eğer çocuğunuza kilosuyla ilgili baskıda bulunur ve onun kendisini kilosundan dolayı kötü hissetmesine sebep olursanız uzun vadede çok daha büyük bir zarar vermiş olursunuz. Onları kalori yakmaya yönelik aktiviteler konusunda daha farklı yollarla cesaretlendirin, kilolarını öne sürmeyin.

2- Örnek olun!
Birlikte aktivite yapın. Örneğin birlikte yürüyüşe ve koşuya çıkın, bir spor aktivitesini birlikte gerçekleştirin. Çocuklar yetişkinlerin davranışlarına özenme ve taklit etme eğilimindedir. Siz spor yaparsanız ve bunun ne kadar eğlenceli bir aktivite olduğuna çocuğunuzu inandırırsanız, kendisi de isteyerek bu aktivitelere katılacaktır.

3- Birlikte market alışverişine çıkın!
Alışveriş listenizde poşeti doldurmanıza o da yardım etsin. Sebze meyve reyonuna geldiğinizde istediği sebzeyi onun seçmesini bir dahaki menüde o sebzeyi deneyeceğinizi söyleyin. Çocuklar yeniliklere ve içinde küçük oyunlar barındıran aktivitelere daha çok ilgi duyar. Bu şekilde daha önce yemediği bir sebzeyi denemesini ve sevmesini sağlayabilirsiniz.

4- Birlikte yemek yapın!
Evet özellikle çalışan anneler için bazen dışardan söylemek büyük kolaylık olabilir fakat çocuğumuz ve kendi sağlığımız için en iyisi her zaman yemeğimizi kendimiz pişirmek olacaktır. Böylesi hem daha ucuz, hem de çocuklarla birlikte gerçekleştirilen eğlenceli bir aktivite olacaktır. Özellikle bir sebze yemeğini çocuğunuzla pişirirseniz, yapım aşamasına kendisi de dahil olduğu için o yemeği yemesi daha kolay hale gelir.

5- Yemeği birlikte yiyin!
Bazen yemek saatleri birbirine hiç uymayabilir ve evdeki tüm bireyler ayrı ayrı yemek zorunda kalabilir. Fakat ortak bir yemek saati belirleyip birlikte yemek yemek hem yediklerinizle çocuklarınıza örnek olmanız hem de onun yeme alışkanlıklarını daha iyi gözlemlemeniz açısından faydalı olacaktır.
6- Daha küçük porsiyonlar hazırlayın!
Özellikle gelişim çağında tüm vitamin ve mineralleri ihtiyaç duyduğu kadar alabilmesi için gün içinde farklı besinlerden oluşan sık porsiyonlar çocuğunuzun sağlığını olumlu destekleyecektir. Bununla birlikte arada küçük kaçamaklar yapmak için de küçük porsiyonlu tüketime geçiş fikri ideal olabilir.

7- Yemekleri ödül olarak kullanmaktan vazgeçin!
Bir etiket, bir oyuncak, bir oyun ödül olabilir. Ancak yemek bir ödül değil yaşamsal bir gereksinimdir. Bu yüzden çocuklarınızı iyi davranışları için bir dilim pasta veya bir paket çikolatayla ödüllendirmeyin.
8- Su içmeye teşvik edin!
Hayatımız boyunca en zor edindiğimiz alışkanlıklardan biri de bu. Çocuk yaşta su içmeyi alışkanlık haline getirmek daha kolaydır. Şekerli içeceklerdense su içmeye yönlendirin. Bunun için ona ait seveceği tasarımda bir şişe suyu gün içinde tamamen içip bitirmesini yine ona oyun gibi empoze edebilir, bu oyuna siz de katılıp onunla yarışabilirsiniz.

9- Ekrandan uzak tutun!
Günümüz ebeveyninin en büyük hatası, çocuğu tembelleştiren tabletle vakit geçirme alışkanlığı. 2-2.5 yaşından itibaren artık tüm çocukların mükemmel birer tablet ve telefon kullanıcısı olduğunu görüyoruz. Uzun vadede çocuğunuzun kapasitesini kısıtlayan bu alışkanlık aynı zamanda çocuğu hareketsizliğe yöneltiyor. Hem fiziksel hem mental anlamda zarar veriyor. Teknoloji çağında tamamen yasaklamanız doğru olmasa da azaltmasına yardımcı olabilir, belli saatlerde kullanmasına izin verebilirsiniz.

10- Yeteri kadar uyumasına özen gösterin!
Gereğinden fazla uyku metabolizmanın yavaşlamasına, az uyku ise büyümenin yavaşlamasına yol olacaktır. Çocuğunuzun yaş aralığına göre doktorundan günde kaç saat uyuması gerektiğini öğrenebilirsiniz.

Bilgilendirici bir yazı olduğunu düşünüyorum. Bu bilgiler tabi ki bir doktor kontrolünde kilo verirken size yardımı dokunacak ipuçları. Eğer çocuğunuzda olması gerekenden fazla bir kilo olduğunu gözlemliyorsanız yapmanız gereken ilk iş durumu bir uzmanla paylaşmaktır. Tüm bu bilgiler tedavi sürecinde size yardımcı olabilecek ve işinizi kolaylaştıracak ufak tüyolar. Umarım faydalanabileceğiniz bir yazı olmuştur.
Hoşçakalın...
Bugün yine takip ettiğim kaynaklardan birinde denk geldiğim çok güzel bir bilgiseli sizlerle paylaşacağım.
Hepimizin bildiği gibi dünyada obezite her geçen gün yaygınlaşıyor. Uzmanlar önümüzdeki yıllarda her üç Avrupalı çocuktan birinin obez olacağını öngörüyor. Değişen ebeveyn davranışlarının ve yanlış yönlendirmelerin de bu durumda çok büyük etkisi var. Çocuklara sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmak da bir ebeveyn görevi. Üstelik sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanmak obezitenin önüne geçmenin yanı sıra, uzun vadede diyabet ve kalp hastalıklarını riskini de azaltacaktır. Yine uzmanlar erken yaşta kazanılan sağlıklı beslenme alışkanlığı sayesinde obezite riskinin %60'a kadar azaldığını, ayrıca kanser, 2-tip diyabet, kalp krizi, uyku apnesi, yüksek kan basıncı ve erken ölüm riskini de minimuma indirdiğini söylüyor. Peki çocuklarımıza bu konuda nasıl yardımcı olabilir, onları nasıl yönlendirebiliriz?
1- Kendilerine güvenmelerine ve güçlü olmalarına yardımcı olun!
Bir çocuk için her şeyden önemlisi bu durumun psikolojik ağırlığını üzerinde hissetmemesidir.
Eğer çocuğunuza kilosuyla ilgili baskıda bulunur ve onun kendisini kilosundan dolayı kötü hissetmesine sebep olursanız uzun vadede çok daha büyük bir zarar vermiş olursunuz. Onları kalori yakmaya yönelik aktiviteler konusunda daha farklı yollarla cesaretlendirin, kilolarını öne sürmeyin.

2- Örnek olun!
Birlikte aktivite yapın. Örneğin birlikte yürüyüşe ve koşuya çıkın, bir spor aktivitesini birlikte gerçekleştirin. Çocuklar yetişkinlerin davranışlarına özenme ve taklit etme eğilimindedir. Siz spor yaparsanız ve bunun ne kadar eğlenceli bir aktivite olduğuna çocuğunuzu inandırırsanız, kendisi de isteyerek bu aktivitelere katılacaktır.

3- Birlikte market alışverişine çıkın!
Alışveriş listenizde poşeti doldurmanıza o da yardım etsin. Sebze meyve reyonuna geldiğinizde istediği sebzeyi onun seçmesini bir dahaki menüde o sebzeyi deneyeceğinizi söyleyin. Çocuklar yeniliklere ve içinde küçük oyunlar barındıran aktivitelere daha çok ilgi duyar. Bu şekilde daha önce yemediği bir sebzeyi denemesini ve sevmesini sağlayabilirsiniz.

4- Birlikte yemek yapın!
Evet özellikle çalışan anneler için bazen dışardan söylemek büyük kolaylık olabilir fakat çocuğumuz ve kendi sağlığımız için en iyisi her zaman yemeğimizi kendimiz pişirmek olacaktır. Böylesi hem daha ucuz, hem de çocuklarla birlikte gerçekleştirilen eğlenceli bir aktivite olacaktır. Özellikle bir sebze yemeğini çocuğunuzla pişirirseniz, yapım aşamasına kendisi de dahil olduğu için o yemeği yemesi daha kolay hale gelir.

5- Yemeği birlikte yiyin!
Bazen yemek saatleri birbirine hiç uymayabilir ve evdeki tüm bireyler ayrı ayrı yemek zorunda kalabilir. Fakat ortak bir yemek saati belirleyip birlikte yemek yemek hem yediklerinizle çocuklarınıza örnek olmanız hem de onun yeme alışkanlıklarını daha iyi gözlemlemeniz açısından faydalı olacaktır.
6- Daha küçük porsiyonlar hazırlayın!
Özellikle gelişim çağında tüm vitamin ve mineralleri ihtiyaç duyduğu kadar alabilmesi için gün içinde farklı besinlerden oluşan sık porsiyonlar çocuğunuzun sağlığını olumlu destekleyecektir. Bununla birlikte arada küçük kaçamaklar yapmak için de küçük porsiyonlu tüketime geçiş fikri ideal olabilir.

7- Yemekleri ödül olarak kullanmaktan vazgeçin!
Bir etiket, bir oyuncak, bir oyun ödül olabilir. Ancak yemek bir ödül değil yaşamsal bir gereksinimdir. Bu yüzden çocuklarınızı iyi davranışları için bir dilim pasta veya bir paket çikolatayla ödüllendirmeyin.
8- Su içmeye teşvik edin!
Hayatımız boyunca en zor edindiğimiz alışkanlıklardan biri de bu. Çocuk yaşta su içmeyi alışkanlık haline getirmek daha kolaydır. Şekerli içeceklerdense su içmeye yönlendirin. Bunun için ona ait seveceği tasarımda bir şişe suyu gün içinde tamamen içip bitirmesini yine ona oyun gibi empoze edebilir, bu oyuna siz de katılıp onunla yarışabilirsiniz.
9- Ekrandan uzak tutun!
Günümüz ebeveyninin en büyük hatası, çocuğu tembelleştiren tabletle vakit geçirme alışkanlığı. 2-2.5 yaşından itibaren artık tüm çocukların mükemmel birer tablet ve telefon kullanıcısı olduğunu görüyoruz. Uzun vadede çocuğunuzun kapasitesini kısıtlayan bu alışkanlık aynı zamanda çocuğu hareketsizliğe yöneltiyor. Hem fiziksel hem mental anlamda zarar veriyor. Teknoloji çağında tamamen yasaklamanız doğru olmasa da azaltmasına yardımcı olabilir, belli saatlerde kullanmasına izin verebilirsiniz.
10- Yeteri kadar uyumasına özen gösterin!
Gereğinden fazla uyku metabolizmanın yavaşlamasına, az uyku ise büyümenin yavaşlamasına yol olacaktır. Çocuğunuzun yaş aralığına göre doktorundan günde kaç saat uyuması gerektiğini öğrenebilirsiniz.
Bilgilendirici bir yazı olduğunu düşünüyorum. Bu bilgiler tabi ki bir doktor kontrolünde kilo verirken size yardımı dokunacak ipuçları. Eğer çocuğunuzda olması gerekenden fazla bir kilo olduğunu gözlemliyorsanız yapmanız gereken ilk iş durumu bir uzmanla paylaşmaktır. Tüm bu bilgiler tedavi sürecinde size yardımcı olabilecek ve işinizi kolaylaştıracak ufak tüyolar. Umarım faydalanabileceğiniz bir yazı olmuştur.
Hoşçakalın...
29 Kasım 2018 Perşembe
Detox Yapıyoruz, Toksinlerden Arınıyoruz! Acaba Gerçekten İşe Yarıyor Mu?
Herkese yeniden merhaba!
Gıda gündemiyle ilgili araştırma yaparken EUFIC resmi sayfasında yayınlanmış çok güzel bir yazıya denk geldim. Son yılların favori uygulaması detoksla ilgili olarak pek çok uluslararası kaynak kullanarak harika bir bilgisel hazırlamışlar. Sizlerin de faydalanabilmesi için kısa bir versiyonunu türkçeye çevirip paylaşacağım. Keyifli okumalar!

Detoks son yıllarda favori bir uygulama haline geldi.
Kısaca; vücuttaki toksinleri atmaya yardımcı olan, kilo vermeyi sağlayan ve cildi daha parlak gösteren kısa süreli bir beslenme şekli ya da diyet olarak tanımlayabiliriz. Bu detokslar belli bir süre hiç yemek yememe, paketli gıda tüketimini durdurma, şekeri kesme ya da tek tip gıdayla beslenme gibi farklı kollara ayrılabiliyor. Bazı detokslarda temiz beslenme dediğimiz tarza uygun şekilde, sebze meyve ağırlıklı ve şeker, kafein gibi spesifik bazı ürünlerden uzak duracak şekilde ilerlerken; bazılarında toksin atmaya yardımcı olduğuna inanılan bazı gıdalar tüketilerek diyet uygulanır.
Peki detoksla ilgili gerçek nedir?
Toksinlerin vücuttan atılması görevini bağırsaklarımız ve karaciğerimiz üstlenir. Bu görevi; uyguladığınız herhangi bir diyetten bağımsız olarak yani aslında bir vücut fonksiyonu olarak gerçekleştirirler. Bir vücut fonksiyonunun %100 işlevsel şekilde işleyebilmesi de günlük olarak ihtiyaç duyduğunuz tüm besin değerlerine ulaştığınızda mümkündür. Bu açıdan incelendiğinde sebze ve meyve tüketimini baz alan diyetler elbette ki insan sağlığını destekler niteliktedir fakat tek tip sebzeye dayalı diyetler (örneğin kabak detoksu veya lahana detoksu) vücudumuzun ihtiyaç duyduğu tüm besin değerlerini sağlayamadığı için toksinlerin vücuttan istenildiği şekilde atılmasına yardımcı olmadığı gibi sağlığınızı da olumsuz etkileyebilir.

Vücudumuzun şeker detoksuna ihtiyacı var mı?
En yaygın diyet uygulamalarından biri de şekerden uzak durmaya dayalı olanlardır. Özellikle medyada toksik, zehirli hatta bağımlılık yapan bir gıda olarak anıldığı için şekere karşı ciddi bir önyargı söz konusu diyebiliriz. Aslında şeker vücudunuzun izin verdiği oranda tükettiğinizde toksik bir etkiye sahip değildir. Fakat pek çok insan bu sınır konusunda bilinçsiz olduğu için genel olarak gereğinden fazla şeker tüketmektedir ve şekeri zararlı haline getiren de bu bilinçsiz tüketimdir. Bu tip bir bilinçsiz tüketim hem obeziteye sebep olabilir, hem de fiziksel pek çok hasara sebep olabilir (diş çürümesi gibi). Dolayısıyla aslında sıfır şeker detoksu yapmak yerine şeker tüketimini düzenlemek ve ve dikkatli tüketmek daha eğlenceli bir çözüm olabilir.

Peki meyvelerdeki şeker de detoks programına dahil edilmeli midir?
Bildiğimiz üzere meyveler de kendi doğallığında şeker içermektedir. Meyve şekeri literatürde fruktoz olarak geçmektedir. Meyveler büyük oranda lif de içerdikleri ve lif içeriği doğal şekerin vücudumuzdaki sindirimine çok büyük katkı sağladığı için aslında meyve kendi içinde büyük bir dengeye sahiptir. Yani meyve tükettiğinizde vücudunuza doğal şeker almış oluyorsunuz fakat bunu sindirmeye yardımcı lifi de almış olduğunuz için diyetinizde olumsuzluk yaratmıyor. Tabi yine tüketim miktarının önemi burada çok yüksek. En sağlıklı gıda bile fazla tüketimle vücudunuz için toksik etki yaratabilir.
Şeker tüketiminde dikkat etmemiz gereken oran nedir?
Dünya Sağlık Örgütü bize bu konuda genel bir bilgi veriyor. Serbest şeker tüketimi için (burada hazır meyve sularının, gıdalara ve atıştırmalıklara eklenen şekerden bahsediyoruz) günlük aldığınız kolarinin %10'undan az olması tavsiye ediliyor. Genel itibariyle yetişkin birisi için 12 çay kaşığı (50 gram), 9-13 yaş grubundaki birisi için 10 çay kaşığı (45 gram), 4-8 yaş grubu için 8 çay kaşığı (40 gram) gibi düşünülebilir.

Tüm bu bilgilerden vardığımız sonuç; toksinlerden arınma işini bağırsaklarınıza ve karaciğerinize bırakın!
Yazıda da belirttiğimiz gibi toksinleri vücuttan atmak için görevli iki organımız var. Tüm organlar gibi bağırsak ve karaciğerin de etkinliği sizin günlük tüketiminizi dengeli yapmanıza bağlıdır. Dengeli bir beslenme günlük ihtiyaç duyduğunuz besin değerlerini doğru bir şekilde alırsanız zaten bu organlar görevini yerine getirecek ve toksin maddeleri vücudunuzda barındırmayacaktır. Buna ek olarak kilo almak veya vücudunuza fazladan toksin madde yüklemek istemiyorsanız tüm gıdalar için fazla tüketimden kaçınmanız gerekiyor.
Dengeli beslenin, ihtiyaç duyduğunuz kadar beslenin ve gerisini organlarınıza bırakın!
Kaynak : https://www.eufic.org/en/healthy-living/article/detoxing-does-it-really-work
Gıda gündemiyle ilgili araştırma yaparken EUFIC resmi sayfasında yayınlanmış çok güzel bir yazıya denk geldim. Son yılların favori uygulaması detoksla ilgili olarak pek çok uluslararası kaynak kullanarak harika bir bilgisel hazırlamışlar. Sizlerin de faydalanabilmesi için kısa bir versiyonunu türkçeye çevirip paylaşacağım. Keyifli okumalar!
Detoks son yıllarda favori bir uygulama haline geldi.
Kısaca; vücuttaki toksinleri atmaya yardımcı olan, kilo vermeyi sağlayan ve cildi daha parlak gösteren kısa süreli bir beslenme şekli ya da diyet olarak tanımlayabiliriz. Bu detokslar belli bir süre hiç yemek yememe, paketli gıda tüketimini durdurma, şekeri kesme ya da tek tip gıdayla beslenme gibi farklı kollara ayrılabiliyor. Bazı detokslarda temiz beslenme dediğimiz tarza uygun şekilde, sebze meyve ağırlıklı ve şeker, kafein gibi spesifik bazı ürünlerden uzak duracak şekilde ilerlerken; bazılarında toksin atmaya yardımcı olduğuna inanılan bazı gıdalar tüketilerek diyet uygulanır.
Peki detoksla ilgili gerçek nedir?
Toksinlerin vücuttan atılması görevini bağırsaklarımız ve karaciğerimiz üstlenir. Bu görevi; uyguladığınız herhangi bir diyetten bağımsız olarak yani aslında bir vücut fonksiyonu olarak gerçekleştirirler. Bir vücut fonksiyonunun %100 işlevsel şekilde işleyebilmesi de günlük olarak ihtiyaç duyduğunuz tüm besin değerlerine ulaştığınızda mümkündür. Bu açıdan incelendiğinde sebze ve meyve tüketimini baz alan diyetler elbette ki insan sağlığını destekler niteliktedir fakat tek tip sebzeye dayalı diyetler (örneğin kabak detoksu veya lahana detoksu) vücudumuzun ihtiyaç duyduğu tüm besin değerlerini sağlayamadığı için toksinlerin vücuttan istenildiği şekilde atılmasına yardımcı olmadığı gibi sağlığınızı da olumsuz etkileyebilir.

Vücudumuzun şeker detoksuna ihtiyacı var mı?
En yaygın diyet uygulamalarından biri de şekerden uzak durmaya dayalı olanlardır. Özellikle medyada toksik, zehirli hatta bağımlılık yapan bir gıda olarak anıldığı için şekere karşı ciddi bir önyargı söz konusu diyebiliriz. Aslında şeker vücudunuzun izin verdiği oranda tükettiğinizde toksik bir etkiye sahip değildir. Fakat pek çok insan bu sınır konusunda bilinçsiz olduğu için genel olarak gereğinden fazla şeker tüketmektedir ve şekeri zararlı haline getiren de bu bilinçsiz tüketimdir. Bu tip bir bilinçsiz tüketim hem obeziteye sebep olabilir, hem de fiziksel pek çok hasara sebep olabilir (diş çürümesi gibi). Dolayısıyla aslında sıfır şeker detoksu yapmak yerine şeker tüketimini düzenlemek ve ve dikkatli tüketmek daha eğlenceli bir çözüm olabilir.

Peki meyvelerdeki şeker de detoks programına dahil edilmeli midir?
Bildiğimiz üzere meyveler de kendi doğallığında şeker içermektedir. Meyve şekeri literatürde fruktoz olarak geçmektedir. Meyveler büyük oranda lif de içerdikleri ve lif içeriği doğal şekerin vücudumuzdaki sindirimine çok büyük katkı sağladığı için aslında meyve kendi içinde büyük bir dengeye sahiptir. Yani meyve tükettiğinizde vücudunuza doğal şeker almış oluyorsunuz fakat bunu sindirmeye yardımcı lifi de almış olduğunuz için diyetinizde olumsuzluk yaratmıyor. Tabi yine tüketim miktarının önemi burada çok yüksek. En sağlıklı gıda bile fazla tüketimle vücudunuz için toksik etki yaratabilir.
Şeker tüketiminde dikkat etmemiz gereken oran nedir?
Dünya Sağlık Örgütü bize bu konuda genel bir bilgi veriyor. Serbest şeker tüketimi için (burada hazır meyve sularının, gıdalara ve atıştırmalıklara eklenen şekerden bahsediyoruz) günlük aldığınız kolarinin %10'undan az olması tavsiye ediliyor. Genel itibariyle yetişkin birisi için 12 çay kaşığı (50 gram), 9-13 yaş grubundaki birisi için 10 çay kaşığı (45 gram), 4-8 yaş grubu için 8 çay kaşığı (40 gram) gibi düşünülebilir.

Tüm bu bilgilerden vardığımız sonuç; toksinlerden arınma işini bağırsaklarınıza ve karaciğerinize bırakın!
Yazıda da belirttiğimiz gibi toksinleri vücuttan atmak için görevli iki organımız var. Tüm organlar gibi bağırsak ve karaciğerin de etkinliği sizin günlük tüketiminizi dengeli yapmanıza bağlıdır. Dengeli bir beslenme günlük ihtiyaç duyduğunuz besin değerlerini doğru bir şekilde alırsanız zaten bu organlar görevini yerine getirecek ve toksin maddeleri vücudunuzda barındırmayacaktır. Buna ek olarak kilo almak veya vücudunuza fazladan toksin madde yüklemek istemiyorsanız tüm gıdalar için fazla tüketimden kaçınmanız gerekiyor.
Dengeli beslenin, ihtiyaç duyduğunuz kadar beslenin ve gerisini organlarınıza bırakın!
Kaynak : https://www.eufic.org/en/healthy-living/article/detoxing-does-it-really-work
Etiketler:
%100 doğal,
analiz,
araştırma,
bakanlık,
detoks,
detoks yapma,
diyet,
Gıda,
katkı maddeleri,
kodeks,
meyve,
obezite,
rapor,
sağlık,
şeker,
yararları,
yurtdışı,
zararları
17 Kasım 2017 Cuma
Gıdayla İlgili Müthiş Bir Yenilik
Herkese Merhaba!
Bugün burada gıda sektöründe uygulamaya koyulması beklenen bir yenilikten bahsedeceğim. Devrim niteliğinde olduğunu düşündüğüm bu uygulamaya bir dergiyi karıştırırken denk geldim ve hakkında biraz araştırma yaptıktan sonra sizlerle de paylaşmak istedim.
Hepimizin bildiği üzere sebze ve meyvenin en tazesine ulaşmak gelişmiş ülkelerde epey zorlaştı. Tarlalardan hale, halden pazara ve marketlere ve oradan evlerimize gelene kadar uzun süre taşınan sebze ve meyvelerin evimizdeki ömürleri çok kısa oluyor. Bu süreyi uzatmak için buzdolabından faydalanıyoruz fakat o da bir yere kadar.
Biz gıda mühendislerinin de aslında en büyük amaçlarından biri, gıdaların raf ömrünü kalitesini de koruyacak şekilde mümkün mertebe uzatabilmek. Bunun için yıllardır pek çok gıda grubunda çeşitli çalışmalar yapılmış ve faydaları da görülmüştür. Fakat öyle bir çalışma düşünün ki, sizin gözünüzle görmediğiniz sihirli bir kılıf meyve ve sebzelere giydirilmiş olsun, bunu tüketmenin size hiçbir zararı olmasın ve bu sayede birkaç günlük ömrü olan pek çok sebze meyveyi haftalarca saklama imkanınız olsun. California'da kurulan Apeel isimli bir şirkette meslektaşlarımız bunu başardı. Üstelik gıda güvenliği konusunda önemli bir otorite olan FDA'nın da onayını aldı ve önümüzdeki yıl organik ürünlerde kullanılmak üzere çalışmalara başladılar.
Uygulamadan kısaca bahsetmek gerekirse, birkaç değerli gıdanın yağlarını çıkartıp bu yağları bir çeşit toza dönüştürmüşler. Sonrasında bu tozu suda eritip jel gibi bir kıvam elde etmişler. İşte bu jelle sebze ve meyvelerin üzerini adeta koruyucu bir kılıf gibi kaplıyorlar ve bu sayede gıdanın neminin dşarı çıkmasına, mikroorganizmaların da gıdanın içine girmesine engel oluyorlar. Böylelikle gıda kalitesini de koruyarak ve tüketici tarafından tadında bir değişiklik hissedilmeksizin, birkaç haftaya kadar daha uzun raf ömrüne sahip oluyor. Özellikle yurtdışından gelen sebze ve meyveler veya çok kısa raf ömrüne sahip muz, avokado, çilek gibi meyveler için kullanılıp başarılı sonuçlar elde edilmiş. Aşağıda bu işlem görmüş ve işlem görmemiş iki grup çileğin 5. gündeki durumlarını gösteren bir görsel var, farkı kendi gözlerinizle görebilirsiniz.
California'da kurulmuş bu şirketle ve uygulamalarıyla ilgili detaylı bilgi edinmek isterseniz websitesini de yazının sonuna ekleyeceğim, linkten ulaşabilirsiniz. Linkteki Edipeel başlığında uygulama yapılmış ve yapılmamış gıdaların zamana bağlı değişimini anlatan bir video var, telif haklarından dolayı paylaşmadım, arzu ederseniz siteden izleyebilirsiniz. Görüntüler gerçekten insana hayret veriyor.
Bir gıda mühendisi olarak böyle uygulamalar beni fazlasıyla heyecanlandırıyor ve gıda mühendisliği bilgilerinin işlevselliğini görmek de bir o kadar mutlu ediyor. Teoride bu tip işlemlerin uygulanabilirliğini eğitim hayatımız boyunca hep konuşmuştuk fakat pratikte uygulanabilir hale geldiğini görmek, gıda mühendisliğinin gelişen teknolojilerle ne kadar entegre şekilde ilerlediğinin bir göstergesi.
Umarım keyifle okuduğunuz bir yazı olmuştur, herkese keyifli günler dilerim!
Kaynak: National Geographic Türkiye Kasım 2017
Bahsettiğim şirketin websitesi: http://apeelsciences.com/
Bugün burada gıda sektöründe uygulamaya koyulması beklenen bir yenilikten bahsedeceğim. Devrim niteliğinde olduğunu düşündüğüm bu uygulamaya bir dergiyi karıştırırken denk geldim ve hakkında biraz araştırma yaptıktan sonra sizlerle de paylaşmak istedim.
Hepimizin bildiği üzere sebze ve meyvenin en tazesine ulaşmak gelişmiş ülkelerde epey zorlaştı. Tarlalardan hale, halden pazara ve marketlere ve oradan evlerimize gelene kadar uzun süre taşınan sebze ve meyvelerin evimizdeki ömürleri çok kısa oluyor. Bu süreyi uzatmak için buzdolabından faydalanıyoruz fakat o da bir yere kadar.
Biz gıda mühendislerinin de aslında en büyük amaçlarından biri, gıdaların raf ömrünü kalitesini de koruyacak şekilde mümkün mertebe uzatabilmek. Bunun için yıllardır pek çok gıda grubunda çeşitli çalışmalar yapılmış ve faydaları da görülmüştür. Fakat öyle bir çalışma düşünün ki, sizin gözünüzle görmediğiniz sihirli bir kılıf meyve ve sebzelere giydirilmiş olsun, bunu tüketmenin size hiçbir zararı olmasın ve bu sayede birkaç günlük ömrü olan pek çok sebze meyveyi haftalarca saklama imkanınız olsun. California'da kurulan Apeel isimli bir şirkette meslektaşlarımız bunu başardı. Üstelik gıda güvenliği konusunda önemli bir otorite olan FDA'nın da onayını aldı ve önümüzdeki yıl organik ürünlerde kullanılmak üzere çalışmalara başladılar.
Uygulamadan kısaca bahsetmek gerekirse, birkaç değerli gıdanın yağlarını çıkartıp bu yağları bir çeşit toza dönüştürmüşler. Sonrasında bu tozu suda eritip jel gibi bir kıvam elde etmişler. İşte bu jelle sebze ve meyvelerin üzerini adeta koruyucu bir kılıf gibi kaplıyorlar ve bu sayede gıdanın neminin dşarı çıkmasına, mikroorganizmaların da gıdanın içine girmesine engel oluyorlar. Böylelikle gıda kalitesini de koruyarak ve tüketici tarafından tadında bir değişiklik hissedilmeksizin, birkaç haftaya kadar daha uzun raf ömrüne sahip oluyor. Özellikle yurtdışından gelen sebze ve meyveler veya çok kısa raf ömrüne sahip muz, avokado, çilek gibi meyveler için kullanılıp başarılı sonuçlar elde edilmiş. Aşağıda bu işlem görmüş ve işlem görmemiş iki grup çileğin 5. gündeki durumlarını gösteren bir görsel var, farkı kendi gözlerinizle görebilirsiniz.
California'da kurulmuş bu şirketle ve uygulamalarıyla ilgili detaylı bilgi edinmek isterseniz websitesini de yazının sonuna ekleyeceğim, linkten ulaşabilirsiniz. Linkteki Edipeel başlığında uygulama yapılmış ve yapılmamış gıdaların zamana bağlı değişimini anlatan bir video var, telif haklarından dolayı paylaşmadım, arzu ederseniz siteden izleyebilirsiniz. Görüntüler gerçekten insana hayret veriyor.
Bir gıda mühendisi olarak böyle uygulamalar beni fazlasıyla heyecanlandırıyor ve gıda mühendisliği bilgilerinin işlevselliğini görmek de bir o kadar mutlu ediyor. Teoride bu tip işlemlerin uygulanabilirliğini eğitim hayatımız boyunca hep konuşmuştuk fakat pratikte uygulanabilir hale geldiğini görmek, gıda mühendisliğinin gelişen teknolojilerle ne kadar entegre şekilde ilerlediğinin bir göstergesi.
Umarım keyifle okuduğunuz bir yazı olmuştur, herkese keyifli günler dilerim!
Kaynak: National Geographic Türkiye Kasım 2017
Bahsettiğim şirketin websitesi: http://apeelsciences.com/
23 Temmuz 2017 Pazar
Günlük Süt Tüketimi ile İlgili
Herkese merhabalar!
Bugün kazanmamız gereken önemli bir alışkanlık olan süt tüketiminden bahsedeceğim.

Türk toplumu olan yerleşmiş çok yanlış bir algıya sahibiz. Sütün sadece çocuklar için bir gereksinim olduğunu düşünüp, belli bir yaştan sonra tüketmeyi ya azaltıyor ya da tamamen bırakıyoruz. Ülkemizde kişi başı süt tüketimi yıllık olarak ortalama 24 litre. Bu tüketimin 8 litresi paketli sütlerden oluşurken, geri kalanı açık satılan sütlerden oluşmakta. Mevsimsel olarak da bu oranın ciddi şekilde düşüşe uğradığı gözlemlenmiş. Örneğin yaz aylarında kış aylarına göre çok düşük seviyede süt tüketiyoruz. Peki süt gerçekten sadece çocuklar için mi bir ihtiyaç yoksa her yaşa hitap eden bir gıda mı?

Yukarıda görselde pek çok farklı gıdadan elde edebileceğiniz kalsiyum miktarları tablo olarak verilmiş. Bu tabloya bakarak şöyle bir yorum yapmak mümkün;
Bir bardak süt günlük ortalama kalsiyum ihtiyacımızın yarısını karşılıyor. Bildiğimiz üzere kalsiyum sadece çocuk gelişimi için değil, yetişkinler için de çok önemli bir mineraldir. Kemik sağlığı ve diş sağlığı için çok önemlidir. Özellikle yaşlılığa bağlı kemik erimesi gibi durumlarla karşılaşmamak için vücudumuzun yeteri kadar kalsiyum aldığına emin olmalıyız.
Buna ek olarak süt çok önemli bir protein kaynağıdır. Bir bardak süt, günlük ortalama ihtiyaç duyduğumuz proteinin %30una yakınını karşılamaktadır. Bu oran çocuklar için %35leri bulmaktadır. Ek olarak, Magnezyumun %18’ini, Fosforun %55’ini, Çinkonun %12’sini, İyotun %30’unu, A vitaminin %9’unu, B1 vitaminin %11’ini, B2 vitaminin %44’ünü, B6 vitaminin %13’ünü, B12 vitaminin %98’ini, Folatın %12’sini, Niasinin %16’sını karşılar.
Tüm bu vitamin ve mineraller vücudumuz için gerçekten çok kıymetlidir. Bu kuvvetli içeriğinden dolayı sütün birkaç temel faydasından bahsetmek gerekirse;
-kemik sağlığını destekler
-kan basıncını dengeler
-kas gelişimini destekler
-kolesterolü dengeler
-hücre ve doku oluşumunda rol alır
-tırnak ve saç oluşumunda rol alır.

Gördüğümüz üzere süt sadece çocuklar için değil; her yaşta insan için bir gerekliliktir. Et ve Süt Kurumu'na göre;
Günde bir bardak süt tüketmek yeterli ve dengeli beslenme için yeterli değildir. Yeterli ve dengeli bir beslenme için günde en az;
Bir gıda mühendisi adayı olarak tavsiyem, süt tüketiminizde paketli hazır sütleri tercih edin. Günlük süt de tüketseniz, UHT yani uzun ömürlü süt de tüketseniz, bunlar sağlığınız için yukarıdaki tüm gereklilikleri barındıran en sağlıklı sütlerdir. Hijyenik ortamlarda üretilip, defalarca analiz edilirler. Dışarıdan açık şekilde aldığınız sütler ise denetimsizdir. Bazen sadece evde kendi imkanlarınızla kaynatmanız yeterli olmayabilir ve çeşitli hastalıklara sebep olabilir. Bu yüzden her zaman paketli halde satılan sütleri tercih etmenizi tavsiye ederim.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Herkese iyi günler dilerim!
Instagram Adresim
KAYNAKLAR
http://www.esk.gov.tr
https://www.sutdunyasi.com/
Bugün kazanmamız gereken önemli bir alışkanlık olan süt tüketiminden bahsedeceğim.

Türk toplumu olan yerleşmiş çok yanlış bir algıya sahibiz. Sütün sadece çocuklar için bir gereksinim olduğunu düşünüp, belli bir yaştan sonra tüketmeyi ya azaltıyor ya da tamamen bırakıyoruz. Ülkemizde kişi başı süt tüketimi yıllık olarak ortalama 24 litre. Bu tüketimin 8 litresi paketli sütlerden oluşurken, geri kalanı açık satılan sütlerden oluşmakta. Mevsimsel olarak da bu oranın ciddi şekilde düşüşe uğradığı gözlemlenmiş. Örneğin yaz aylarında kış aylarına göre çok düşük seviyede süt tüketiyoruz. Peki süt gerçekten sadece çocuklar için mi bir ihtiyaç yoksa her yaşa hitap eden bir gıda mı?

Yukarıda görselde pek çok farklı gıdadan elde edebileceğiniz kalsiyum miktarları tablo olarak verilmiş. Bu tabloya bakarak şöyle bir yorum yapmak mümkün;
Bir bardak süt günlük ortalama kalsiyum ihtiyacımızın yarısını karşılıyor. Bildiğimiz üzere kalsiyum sadece çocuk gelişimi için değil, yetişkinler için de çok önemli bir mineraldir. Kemik sağlığı ve diş sağlığı için çok önemlidir. Özellikle yaşlılığa bağlı kemik erimesi gibi durumlarla karşılaşmamak için vücudumuzun yeteri kadar kalsiyum aldığına emin olmalıyız.
Buna ek olarak süt çok önemli bir protein kaynağıdır. Bir bardak süt, günlük ortalama ihtiyaç duyduğumuz proteinin %30una yakınını karşılamaktadır. Bu oran çocuklar için %35leri bulmaktadır. Ek olarak, Magnezyumun %18’ini, Fosforun %55’ini, Çinkonun %12’sini, İyotun %30’unu, A vitaminin %9’unu, B1 vitaminin %11’ini, B2 vitaminin %44’ünü, B6 vitaminin %13’ünü, B12 vitaminin %98’ini, Folatın %12’sini, Niasinin %16’sını karşılar.
Tüm bu vitamin ve mineraller vücudumuz için gerçekten çok kıymetlidir. Bu kuvvetli içeriğinden dolayı sütün birkaç temel faydasından bahsetmek gerekirse;
-kemik sağlığını destekler
-kan basıncını dengeler
-kas gelişimini destekler
-kolesterolü dengeler
-hücre ve doku oluşumunda rol alır
-tırnak ve saç oluşumunda rol alır.

Gördüğümüz üzere süt sadece çocuklar için değil; her yaşta insan için bir gerekliliktir. Et ve Süt Kurumu'na göre;
Günde bir bardak süt tüketmek yeterli ve dengeli beslenme için yeterli değildir. Yeterli ve dengeli bir beslenme için günde en az;
- Bebekler 750 g,
- Çocuklar 300-350 g,
- Gençler 350 g,
- Yetişkinler-yaşlılar 250-400 g,
- Hamile-emzikli kadınlar 500 g
içme sütü tüketilmelidir.
Bir gıda mühendisi adayı olarak tavsiyem, süt tüketiminizde paketli hazır sütleri tercih edin. Günlük süt de tüketseniz, UHT yani uzun ömürlü süt de tüketseniz, bunlar sağlığınız için yukarıdaki tüm gereklilikleri barındıran en sağlıklı sütlerdir. Hijyenik ortamlarda üretilip, defalarca analiz edilirler. Dışarıdan açık şekilde aldığınız sütler ise denetimsizdir. Bazen sadece evde kendi imkanlarınızla kaynatmanız yeterli olmayabilir ve çeşitli hastalıklara sebep olabilir. Bu yüzden her zaman paketli halde satılan sütleri tercih etmenizi tavsiye ederim.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Herkese iyi günler dilerim!
Instagram Adresim
KAYNAKLAR
http://www.esk.gov.tr
https://www.sutdunyasi.com/
10 Temmuz 2017 Pazartesi
Meyve Nektarı ile %100 Meyve Suyunun Farkı Nedir?
Herkese merhaba!
Bugün sizlere meyve nektarı ile %100 meyve suyunun farkından bahsedeceğim.

Meyve suyu ürünlerini içerdikleri meyve oranlarına göre çeşitli kategorilerde inceliyoruz. Temel olarak 4 tane kategori var. Bunlar, %100 meyve suyu, meyve nektarı, meyveli içecek ve aromalı içeceklerdir. Market raflarından genel olarak meyve suyu adı altında aldığımız ürünler ise meyve nektarı ve %100 meyve suyudur. Aslında en başta da ifade ettiğim gibi, bu ürünlerin farkı içerdikleri meyve miktarının farkından gelmektedir.
%100 meyve suyu dediğimiz ürünler, adından da anlaşılacağı gibi %100 oranında meyve içermektedir. Bir ürünün üzerinde bu ibareyi görüyorsanız %100 meyve içerdiğine emin olabilirsiniz çünkü bunun kontrolleri bakanlık tarafından yapılmaktadır ve bir ürünün %100 meyve suyu etiketine sahip olması için gerçekten de %100 meyve içermesi gerekmektedir.

Fakat her meyve bu şekilde üretime uygun değildir. Çok ekşi tada sahip olan vişne veya yoğun kıvama sahip olan şeftali gibi meyvelerin suyu, ekstra su kullanarak seyreltilmeli ve tat dengesini bozmamak için şeker eklenmelidir. Bu oranlar meyveden meyveye değişebilir ve hangi orana sahip olması gerektiği yine aynı şekilde kodekste ilgili yönetmelikle belirtilmiştir. Ortalama olarak bu değer %25-%99 aralığındadır.
Hangisini tercih edeceğiniz size kalmış. Bu noktada tercih kriteriniz, nektarda kullanılan ekstra işlenmiş şeker olabilir. İşlenmiş şeker tüketimiyle ilgili bir sınırlamanız varsa, sadece doğal meyve şekeri içeren %100 meyve sularını tercih edebilirsiniz.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Keyifli günler dilerim.
Kaynak: Meyve Suyu Endüstrisi Derneği Bilgi Merkezi
Beni instagramda da takip etmeyi unutmayın! ---> foodie.advices
Bugün sizlere meyve nektarı ile %100 meyve suyunun farkından bahsedeceğim.

Meyve suyu ürünlerini içerdikleri meyve oranlarına göre çeşitli kategorilerde inceliyoruz. Temel olarak 4 tane kategori var. Bunlar, %100 meyve suyu, meyve nektarı, meyveli içecek ve aromalı içeceklerdir. Market raflarından genel olarak meyve suyu adı altında aldığımız ürünler ise meyve nektarı ve %100 meyve suyudur. Aslında en başta da ifade ettiğim gibi, bu ürünlerin farkı içerdikleri meyve miktarının farkından gelmektedir.
%100 meyve suyu dediğimiz ürünler, adından da anlaşılacağı gibi %100 oranında meyve içermektedir. Bir ürünün üzerinde bu ibareyi görüyorsanız %100 meyve içerdiğine emin olabilirsiniz çünkü bunun kontrolleri bakanlık tarafından yapılmaktadır ve bir ürünün %100 meyve suyu etiketine sahip olması için gerçekten de %100 meyve içermesi gerekmektedir.

Fakat her meyve bu şekilde üretime uygun değildir. Çok ekşi tada sahip olan vişne veya yoğun kıvama sahip olan şeftali gibi meyvelerin suyu, ekstra su kullanarak seyreltilmeli ve tat dengesini bozmamak için şeker eklenmelidir. Bu oranlar meyveden meyveye değişebilir ve hangi orana sahip olması gerektiği yine aynı şekilde kodekste ilgili yönetmelikle belirtilmiştir. Ortalama olarak bu değer %25-%99 aralığındadır.
Hangisini tercih edeceğiniz size kalmış. Bu noktada tercih kriteriniz, nektarda kullanılan ekstra işlenmiş şeker olabilir. İşlenmiş şeker tüketimiyle ilgili bir sınırlamanız varsa, sadece doğal meyve şekeri içeren %100 meyve sularını tercih edebilirsiniz.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Keyifli günler dilerim.
Kaynak: Meyve Suyu Endüstrisi Derneği Bilgi Merkezi
Beni instagramda da takip etmeyi unutmayın! ---> foodie.advices
Etiketler:
%100 doğal,
bakanlık,
doğal,
kodeks,
meyve,
meyve suyu,
nektar
9 Temmuz 2017 Pazar
Her Yerde Denize Girilir Mi?
Herkese merhaba!
Uzun bir ara vermek zorunda kaldığım blog yazılarıma, yaz tatilinin başlaması sayesinde devam etmeye karar verdim.
Yaz aylarının gelmesiyle birlikte açılan tatil sezonu bizlere ilk olarak deniz, kum, güneş üçlüsünü hatırlatıyor. Özellikle İstanbul'da nemin de etkisiyle hissedilen sıcaklıkların 40 derecelere ulaşmasıyla birlikte, neredeyse gördüğümüz küçücük bir su birikintisine atlayasımız geliyor. Yaz tatilini Ege sahillerinde veya Akdeniz koylarında geçiremeyenler için, İstanbul'daki plajlar tercih edilmeye başladı. Fakat serinleyebilmek adına, her denize girilmesi doğru mudur ya da herhangi bir şekilde sağlığımızı olumsuz etkiler mi? Bugünkü yazımda bu konuyu ele almaya çalışacağım.
Öncelikle şunu bilmek gerekir ki deniz suyu sağlığınızı iki şekilde bozabilir. Birincisi su yutmanız sonucu, eğer su kirliyse mikroplardan dolayı hastalanabilirsiniz. İkincisi ise kadın iseniz ve yine girdiğiniz suda mikrop varsa kadın hastalıklarına yakalanabilirsiniz.
Birincisi herkesi etkileyen bir durumdur ve sıklıkla da rastlanır. Yuttuğumuz bu sularda mikrop varsa genellikle sindirim sistemimizi etkiler ve karın ağrısı, ishal gibi emetik problemlere yol açar. Bununla birlikte, girdiğiniz suda ağır metaller varsa yani sanayi bölgesinde ve atık mevcut olan bir denize giriyorsanız, bu ağır metaller vücudunuzda birikip uzun vadede hastalığa yol açabilir yada kısa vadede ağır metal zehirlenmesine sebep olabilir.
İkinci durum ise aslında idrar yolları enfeksiyonu gibi rahatsızlıklara sebep açmasıdır ve herkeste görülebilir fakat kadınlarda çok daha yaygın olarak görülmektedir.
Peki girdiğimiz suyun güvenli olup olmadığını nereden bileceğiz? Aslında çok basit. Uluslararası çevre örgütleri, denizlerin belli kriterlere sahip olma durumlarına göre onlara çeşitli bayraklar veriyor. Bu bayrakların rengine göre, girdiğiniz denizin hem can güvenliğiniz açısından hem de hijyenik açıdan uygun olup olmadığını öğrenebilirsiniz. Mavi bayrak-mükemmel, yeşil bayrak-iyi, sarı bayrak-kötü, kırmızı bayrak ise girilmesi yasak olan denizleri ifade etmektedir. www.mavibayrak.org adresinin verilerine göre, Türkiye mavi bayraklı en fazla deniz plajı olan Dünya'daki 3. ülkedir. Toplamda 454 adet plajı bulunmaktadır. İstanbul'da maalesef sadece 2 tane mavi bayraklı plaj bulunmakta. Bunlardan biri Şile'de bir otelin plajı, diğeri ise uzunkum plajının orta noktası.

Bu iki plaj haricinde gideceğiniz denizin güvenilirliğini sorgulamak istediğinizde, sağlık bakanlığına ait olan http://yuzme.saglik.gov.tr/ web sitesini kullanabilirsiniz. Özellikle Silivri çevresindeki plajların büyük çoğunluğunun sarı bayrağa sahip olduğunu yani kötü durumda olduğunu görebilirsiniz. 2 yıl önce staj yaptığım bir laboratuvara Silivri'den alınmış örnek sular analiz etmemiz için getirilmişti ve bu analizlerimiz sonucunda sudan E.coli adını verdiğimiz, kirli sularda çok yaygın olan bir bakteriye rastlamıştık.
Bu doğrultuda kişisel tavsiyem, gideceğiniz denizi önceden verdiğim adresten kontrol etmeniz. Yine de girmek istiyorsanız mümkünse su yutmamaya ve sudan çıktıktan sonra hemen duş almaya özen gösterin. Böylelikle kadın hastalıklarına karşı da kendinizi bir nebze koruyabilirsiniz.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur.
Herkese keyifli günler dilerim!
Uzun bir ara vermek zorunda kaldığım blog yazılarıma, yaz tatilinin başlaması sayesinde devam etmeye karar verdim.
Yaz aylarının gelmesiyle birlikte açılan tatil sezonu bizlere ilk olarak deniz, kum, güneş üçlüsünü hatırlatıyor. Özellikle İstanbul'da nemin de etkisiyle hissedilen sıcaklıkların 40 derecelere ulaşmasıyla birlikte, neredeyse gördüğümüz küçücük bir su birikintisine atlayasımız geliyor. Yaz tatilini Ege sahillerinde veya Akdeniz koylarında geçiremeyenler için, İstanbul'daki plajlar tercih edilmeye başladı. Fakat serinleyebilmek adına, her denize girilmesi doğru mudur ya da herhangi bir şekilde sağlığımızı olumsuz etkiler mi? Bugünkü yazımda bu konuyu ele almaya çalışacağım.
Öncelikle şunu bilmek gerekir ki deniz suyu sağlığınızı iki şekilde bozabilir. Birincisi su yutmanız sonucu, eğer su kirliyse mikroplardan dolayı hastalanabilirsiniz. İkincisi ise kadın iseniz ve yine girdiğiniz suda mikrop varsa kadın hastalıklarına yakalanabilirsiniz.
Birincisi herkesi etkileyen bir durumdur ve sıklıkla da rastlanır. Yuttuğumuz bu sularda mikrop varsa genellikle sindirim sistemimizi etkiler ve karın ağrısı, ishal gibi emetik problemlere yol açar. Bununla birlikte, girdiğiniz suda ağır metaller varsa yani sanayi bölgesinde ve atık mevcut olan bir denize giriyorsanız, bu ağır metaller vücudunuzda birikip uzun vadede hastalığa yol açabilir yada kısa vadede ağır metal zehirlenmesine sebep olabilir.
İkinci durum ise aslında idrar yolları enfeksiyonu gibi rahatsızlıklara sebep açmasıdır ve herkeste görülebilir fakat kadınlarda çok daha yaygın olarak görülmektedir.
Peki girdiğimiz suyun güvenli olup olmadığını nereden bileceğiz? Aslında çok basit. Uluslararası çevre örgütleri, denizlerin belli kriterlere sahip olma durumlarına göre onlara çeşitli bayraklar veriyor. Bu bayrakların rengine göre, girdiğiniz denizin hem can güvenliğiniz açısından hem de hijyenik açıdan uygun olup olmadığını öğrenebilirsiniz. Mavi bayrak-mükemmel, yeşil bayrak-iyi, sarı bayrak-kötü, kırmızı bayrak ise girilmesi yasak olan denizleri ifade etmektedir. www.mavibayrak.org adresinin verilerine göre, Türkiye mavi bayraklı en fazla deniz plajı olan Dünya'daki 3. ülkedir. Toplamda 454 adet plajı bulunmaktadır. İstanbul'da maalesef sadece 2 tane mavi bayraklı plaj bulunmakta. Bunlardan biri Şile'de bir otelin plajı, diğeri ise uzunkum plajının orta noktası.

Bu iki plaj haricinde gideceğiniz denizin güvenilirliğini sorgulamak istediğinizde, sağlık bakanlığına ait olan http://yuzme.saglik.gov.tr/ web sitesini kullanabilirsiniz. Özellikle Silivri çevresindeki plajların büyük çoğunluğunun sarı bayrağa sahip olduğunu yani kötü durumda olduğunu görebilirsiniz. 2 yıl önce staj yaptığım bir laboratuvara Silivri'den alınmış örnek sular analiz etmemiz için getirilmişti ve bu analizlerimiz sonucunda sudan E.coli adını verdiğimiz, kirli sularda çok yaygın olan bir bakteriye rastlamıştık.
Bu doğrultuda kişisel tavsiyem, gideceğiniz denizi önceden verdiğim adresten kontrol etmeniz. Yine de girmek istiyorsanız mümkünse su yutmamaya ve sudan çıktıktan sonra hemen duş almaya özen gösterin. Böylelikle kadın hastalıklarına karşı da kendinizi bir nebze koruyabilirsiniz.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur.
Herkese keyifli günler dilerim!
28 Nisan 2017 Cuma
Evde Yapılan Domates Konservesi Tehlikeli Midir?
Herkese merhaba!
Bugün sizlere geçtiğimiz günlerde gündeme gelmiş ve çok büyük soru işaretlerini beraberinde getirmiş bir konudan gıda mühendisi perspektifiyle bahsedeceğim.
Mersin'de geçtiğimiz günlerde evde yapılmış konserve domatesler aynı aileye mensup ve bu domatesleri tüketmiş 4 kişinin ölümüyle sonuçlanmış üzücü bir olay meydana geldi. Bu durum herkesin kafasında böyle bir tehlikenin varlığıyla ilgili büyük soru işaretleri oluşturdu.

Türkiye'de özellikle ev hanımları yazın hem daha uygun fiyata hem taze şekilde satın alabildikleri domatesleri, kışın değerlendirmek amacıyla kaynatarak konserveliyorlar. Yıllardır tercih edilen bu yöntem sayesinde kışın da taze domates lezzetinde ürün tüketebiliyorlar. Cep dostu da bir yöntem olması sebebiyle çok tercih edilen konserveleme işlemiyle ilgili duyulan bu üzücü haber, insanlara bir kaç şeyi sorgulatmalıdır.
Birincisi gıda mühendisi olarak bizlerin gıda güvenliğindeki etkisinin ne kadar yüksek olduğu ve önyargıyla değil güvenle yaklaşılması gereken ve sağlığımızı direkt etkileyen bir meslek grubu olduğu gerçeğidir.
İkincisi doğru olduğuna inandığımız ev koşullarında yapılan her üretimde gıdadan kaynaklı zehirlenmelerin ölümle sonuçlanabilecek kadar büyük sorunlar oluşturabileceği gerçeğidir.
Öncelikle domates konservesiyle ilgili olarak sağlığımızı bu denli tehdit edebilecek unsurun ne olduğu konusuna bir göz atalım. Bildiğimiz üzere bu konserveleme işlemi çiğ sebzeye uygulanmaz. Öncelikle konservelenmek istenen sebze bir süre kaynatılır ve sonrasında sıcak şekilde konserveleme işlemi yapılır. Kaynatma işlemi gıdanın güvenliği açısından son derece önemli bir husustur. Bazı hastalık yapabilen mikroorganizmalar yüksek sıcaklığın etkisiyle yok edilebilir. Konserve gıdalar için yani oksijenin varlığının kısıtlı olduğu ortamlarda en önemli zararlı bakterilerden bir tanesi Clostridium Botulinum adı verilen bir bakteridir. Bu bakteri oksijen varlığının az olmasından etkilenmez yani oksijen olmayan ortamlarda da gelişim gösterebilen bir bakteri çeşididir. Bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için kaynatma işlemi büyük önem taşır. Yapılan araştırmalar 119-121 derecelik sıcaklıklara belli bir süre tabi tutulan gıdada Clostridium Botulinum sayısının insan sağlığını tehdit etmeyecek derecede düşürüldüğünü ortaya koymuştur. Gıda fabrikalarında bu sıcaklıklara ulaşmak son derece kolaydır. Üstelik bu işlemi görmüş gıdaya son olarak mikrobiyolojik analizler yapılarak bakteri sayısı da gözlemlenebilir. Yani marketten satın alacağınız konserve gıdada son kullanma tarihi öncesinde böyle bir risk yer almaz. Ancak ev ortamında bu sıcaklıklara ulaşmak son derece zor olduğu gibi, ürün uzun süre kaynatılmazsa bakteriler yaşamaya devam edebilir. Bu da sağlığınızı tehdit edecek önemli bir problem yaratır.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken şey, ev ortamında hazırlayacağınız konserveler için uzun süre yüksek ateşte kaynatmak ve ürünü hazırladıktan sonra buzdolabı koşullarında muhafaza etmektir. Öncesinde sterilizasyon amacıyla konservelerinizi de kapaklarıyla birlikte kaynatmanızı tavsiye ederim. Yine de ham maddenin yani domatesin tazeliği ve mikroorganizma içeriği de son derece önem arz eder.
Nacizane tavsiyem, bir gıda mühendisi olarak bu tip ürünlerde sağlığınız açısından hazır konserveleri tercih etmenizdir. En azından son kullanma tarihine kadar o ürünün güvenli olduğuna emin olursunuz. Market koşullarında, depolama esnasında ürün hava almış ve mikrobiyal gelişim gözlemlenmiş olsa dahi bunu çok basit bir yöntemle farkedebilirsiniz. Marketlerden satın alacağınız konservelerin kapakları konservenin içindeki vakumdan dolayı dümdüz durmaktadır. Eğer ki o kapakta şişme gözlemlerseniz ürün hava almış demektir ve son kullanma tarihinden önce bozulacağının işaretidir. Aynı gözlemleri evde hazırladığınız konserveler için de yapabilirsiniz.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Herkese iyi günler dilerim!
Bugün sizlere geçtiğimiz günlerde gündeme gelmiş ve çok büyük soru işaretlerini beraberinde getirmiş bir konudan gıda mühendisi perspektifiyle bahsedeceğim.
Mersin'de geçtiğimiz günlerde evde yapılmış konserve domatesler aynı aileye mensup ve bu domatesleri tüketmiş 4 kişinin ölümüyle sonuçlanmış üzücü bir olay meydana geldi. Bu durum herkesin kafasında böyle bir tehlikenin varlığıyla ilgili büyük soru işaretleri oluşturdu.

Türkiye'de özellikle ev hanımları yazın hem daha uygun fiyata hem taze şekilde satın alabildikleri domatesleri, kışın değerlendirmek amacıyla kaynatarak konserveliyorlar. Yıllardır tercih edilen bu yöntem sayesinde kışın da taze domates lezzetinde ürün tüketebiliyorlar. Cep dostu da bir yöntem olması sebebiyle çok tercih edilen konserveleme işlemiyle ilgili duyulan bu üzücü haber, insanlara bir kaç şeyi sorgulatmalıdır.
Birincisi gıda mühendisi olarak bizlerin gıda güvenliğindeki etkisinin ne kadar yüksek olduğu ve önyargıyla değil güvenle yaklaşılması gereken ve sağlığımızı direkt etkileyen bir meslek grubu olduğu gerçeğidir.
İkincisi doğru olduğuna inandığımız ev koşullarında yapılan her üretimde gıdadan kaynaklı zehirlenmelerin ölümle sonuçlanabilecek kadar büyük sorunlar oluşturabileceği gerçeğidir.
Öncelikle domates konservesiyle ilgili olarak sağlığımızı bu denli tehdit edebilecek unsurun ne olduğu konusuna bir göz atalım. Bildiğimiz üzere bu konserveleme işlemi çiğ sebzeye uygulanmaz. Öncelikle konservelenmek istenen sebze bir süre kaynatılır ve sonrasında sıcak şekilde konserveleme işlemi yapılır. Kaynatma işlemi gıdanın güvenliği açısından son derece önemli bir husustur. Bazı hastalık yapabilen mikroorganizmalar yüksek sıcaklığın etkisiyle yok edilebilir. Konserve gıdalar için yani oksijenin varlığının kısıtlı olduğu ortamlarda en önemli zararlı bakterilerden bir tanesi Clostridium Botulinum adı verilen bir bakteridir. Bu bakteri oksijen varlığının az olmasından etkilenmez yani oksijen olmayan ortamlarda da gelişim gösterebilen bir bakteri çeşididir. Bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için kaynatma işlemi büyük önem taşır. Yapılan araştırmalar 119-121 derecelik sıcaklıklara belli bir süre tabi tutulan gıdada Clostridium Botulinum sayısının insan sağlığını tehdit etmeyecek derecede düşürüldüğünü ortaya koymuştur. Gıda fabrikalarında bu sıcaklıklara ulaşmak son derece kolaydır. Üstelik bu işlemi görmüş gıdaya son olarak mikrobiyolojik analizler yapılarak bakteri sayısı da gözlemlenebilir. Yani marketten satın alacağınız konserve gıdada son kullanma tarihi öncesinde böyle bir risk yer almaz. Ancak ev ortamında bu sıcaklıklara ulaşmak son derece zor olduğu gibi, ürün uzun süre kaynatılmazsa bakteriler yaşamaya devam edebilir. Bu da sağlığınızı tehdit edecek önemli bir problem yaratır.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken şey, ev ortamında hazırlayacağınız konserveler için uzun süre yüksek ateşte kaynatmak ve ürünü hazırladıktan sonra buzdolabı koşullarında muhafaza etmektir. Öncesinde sterilizasyon amacıyla konservelerinizi de kapaklarıyla birlikte kaynatmanızı tavsiye ederim. Yine de ham maddenin yani domatesin tazeliği ve mikroorganizma içeriği de son derece önem arz eder.
Nacizane tavsiyem, bir gıda mühendisi olarak bu tip ürünlerde sağlığınız açısından hazır konserveleri tercih etmenizdir. En azından son kullanma tarihine kadar o ürünün güvenli olduğuna emin olursunuz. Market koşullarında, depolama esnasında ürün hava almış ve mikrobiyal gelişim gözlemlenmiş olsa dahi bunu çok basit bir yöntemle farkedebilirsiniz. Marketlerden satın alacağınız konservelerin kapakları konservenin içindeki vakumdan dolayı dümdüz durmaktadır. Eğer ki o kapakta şişme gözlemlerseniz ürün hava almış demektir ve son kullanma tarihinden önce bozulacağının işaretidir. Aynı gözlemleri evde hazırladığınız konserveler için de yapabilirsiniz.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Herkese iyi günler dilerim!
Etiketler:
botulinum,
C.botulinum,
domates,
Gıda,
gıda zehirlenmesi,
konserve,
mühendis,
ölüm,
sıcaklık,
zehirlenme
28 Aralık 2016 Çarşamba
Condensed (Yoğunlaştırılmış) Ürün Nedir, Türkiye'deki ve Dünya'daki Yaygın Örnekleri Nelerdir?
Herkese merhaba!
Bugün sizlere Condensed olarak bilinen Türkçe'de yoğunlaştırılmış gibi bir anlamı olan bir ürün tipinden ve bunun hem ülkemizdeki hem diğer ülkelerdeki yaygın örneklerinden bahsedeceğim.
Öncelikle condensed ürünün ne olduğundan bahsetmek istiyorum. Türkçe karşılığından da anlaşılabileceği üzere, ürünü yoğunlaştırmaya yönelik bir uygulamadır. Bu uygulamayla ürünün sahip olduğu suyun bir kısmı buharlaştırılıp ürün daha yoğun hale getirilir. Son ürün yine de sıvı ve akışkandır fakat koyu bir kıvama sahiptir.
Bu yöntemin pek çok avantajı vardır. Bunlardan bazıları;
-Ürünün raf ömrünü uzatır.
-Ürün çeşitliliği sağlar.
-Bazı çeşitlerinde içeriği belli oranlarda değiştirildiği için sindirimi daha kolay olabilir.
-Daha az yer kaplar, taşıma kolaylığı sağlar.
-Farklı yemek tariflerinde kullanılabilir.
-İstediğiniz kadar su ekleyerek, arzu ettiğiniz yoğunluğa ulaşmasını sağlayabilirsiniz.
Bu ve bunun gibi pek çok farklı avantajı olan bir ürün çeşididir. Peki bu ürünlerin örnekleri nelerdir?
Öncelikle Türkiye'deki örneklerinden bahsetmek istiyorum. Çok yaygın olmasa da özellikle büyük marketlerin raflarında yoğunlaştırılmış tavuk veya et suyunu küçük küp paketlerde yada konserve kutularda görebilirsiniz. Bu ürün, tavuk ve et bulyon dediğimiz sıkıştırılmış toz ürüne nazaran daha yoğun bir aromaya sahiptir. Çorba, pilav, yemek gibi farklı tariflerde değerlendirilebilir.


Peki yurtdışında denk gelebileceğimiz yaygın ürünler nelerdir?
En yaygın ürün Condensed Milk, yani yoğunlaştırılmış süttür. Bu ürünün şekersiz ve tatlandırılmış şeklinde iki örneği vardır. Şeker eklenmiş olan ürün, ortamdaki mikrobiyal gelişimi durdurduğu için, ekstra ısıl işleme ihtiyaç duymadan uzun bir raf ömrüne sahip olur.Fakat şeker ilavesi yapılmamış olan ürün, sterilize edilmeli ve Türkiye'de de şuan tükettiğimiz sütlerin tabi tutulduğu UHT yöntemiyle üretilmesi lazımdır. Bu ürün Türkiye'de merakla beklenen bir ürün olup, yakın zamanda bazı büyük marketler bunun örneklerini yurtdışından ihraç etmektedir. Yine de yurtdışındaki kadar yaygınlaşmasının zaman alacağı bir gerçek. Bu ürün de yine aynı şekilde, özellikle tatlı yapımında sıklıkla tercih edilen bir ürün.


Bir diğer ürün ise çorba veya sos olarak da kullanılabilen ve yurtdışında "Soup" olarak geçen yoğunlaştırılmış türdür. Bunun özellikle domateslisi ve tavuklusu çok yaygındır ve dediğim gibi hem herhangi bir ekleme yapılmadan sos olarak, hem de sulandırılıp çorba olarak tüketilebilir. Aslında bu ürünün bir örneği sayılabilecek bir ürün yabancı bir marka aracılığıyla satışa çıktı. Domateslisi, mantarlısı gibi çeşitleri mevcut ve bunları artık sık sık marketlerde görebilirsiniz.

Beni en çok şaşırtan ürünlerden biri de Condensed Chicken Cream yani yoğunlaştırılmış tavuk kreması idi. Bu da az önce bahsettiğim ürün gamına dahil olup, bizim de toz halde satın aldığımız kremalı tavuk çorbasının yoğunlaştırılmış halidir. Aynı şekilde tavuk pilav veya noodle da bulmak mümkün. Bu ürünün dahil olduğu tarifleri görünce bir an önce Türkiye'de de raflarda görmek istiyorum :)



Beni çok heyecanlandıran bir ürün türü olduğu için özellikle yoğunlaştırılmış süt ürününü raflarda görmeyi çok isterim. Bugünlük anlatacaklarım bu kadardı. Başka merak ettiğiniz ürün çeşitleri varsa yorum bırakabilirsiniz. Beni instagram'da da takip etmeyin unutmayın. Herkese iyi günler dilerim!
Instagram
https://www.instagram.com/foodie.advices/
Bugün sizlere Condensed olarak bilinen Türkçe'de yoğunlaştırılmış gibi bir anlamı olan bir ürün tipinden ve bunun hem ülkemizdeki hem diğer ülkelerdeki yaygın örneklerinden bahsedeceğim.
Öncelikle condensed ürünün ne olduğundan bahsetmek istiyorum. Türkçe karşılığından da anlaşılabileceği üzere, ürünü yoğunlaştırmaya yönelik bir uygulamadır. Bu uygulamayla ürünün sahip olduğu suyun bir kısmı buharlaştırılıp ürün daha yoğun hale getirilir. Son ürün yine de sıvı ve akışkandır fakat koyu bir kıvama sahiptir.
Bu yöntemin pek çok avantajı vardır. Bunlardan bazıları;
-Ürünün raf ömrünü uzatır.
-Ürün çeşitliliği sağlar.
-Bazı çeşitlerinde içeriği belli oranlarda değiştirildiği için sindirimi daha kolay olabilir.
-Daha az yer kaplar, taşıma kolaylığı sağlar.
-Farklı yemek tariflerinde kullanılabilir.
-İstediğiniz kadar su ekleyerek, arzu ettiğiniz yoğunluğa ulaşmasını sağlayabilirsiniz.
Bu ve bunun gibi pek çok farklı avantajı olan bir ürün çeşididir. Peki bu ürünlerin örnekleri nelerdir?
Öncelikle Türkiye'deki örneklerinden bahsetmek istiyorum. Çok yaygın olmasa da özellikle büyük marketlerin raflarında yoğunlaştırılmış tavuk veya et suyunu küçük küp paketlerde yada konserve kutularda görebilirsiniz. Bu ürün, tavuk ve et bulyon dediğimiz sıkıştırılmış toz ürüne nazaran daha yoğun bir aromaya sahiptir. Çorba, pilav, yemek gibi farklı tariflerde değerlendirilebilir.
Peki yurtdışında denk gelebileceğimiz yaygın ürünler nelerdir?
En yaygın ürün Condensed Milk, yani yoğunlaştırılmış süttür. Bu ürünün şekersiz ve tatlandırılmış şeklinde iki örneği vardır. Şeker eklenmiş olan ürün, ortamdaki mikrobiyal gelişimi durdurduğu için, ekstra ısıl işleme ihtiyaç duymadan uzun bir raf ömrüne sahip olur.Fakat şeker ilavesi yapılmamış olan ürün, sterilize edilmeli ve Türkiye'de de şuan tükettiğimiz sütlerin tabi tutulduğu UHT yöntemiyle üretilmesi lazımdır. Bu ürün Türkiye'de merakla beklenen bir ürün olup, yakın zamanda bazı büyük marketler bunun örneklerini yurtdışından ihraç etmektedir. Yine de yurtdışındaki kadar yaygınlaşmasının zaman alacağı bir gerçek. Bu ürün de yine aynı şekilde, özellikle tatlı yapımında sıklıkla tercih edilen bir ürün.
Bir diğer ürün ise çorba veya sos olarak da kullanılabilen ve yurtdışında "Soup" olarak geçen yoğunlaştırılmış türdür. Bunun özellikle domateslisi ve tavuklusu çok yaygındır ve dediğim gibi hem herhangi bir ekleme yapılmadan sos olarak, hem de sulandırılıp çorba olarak tüketilebilir. Aslında bu ürünün bir örneği sayılabilecek bir ürün yabancı bir marka aracılığıyla satışa çıktı. Domateslisi, mantarlısı gibi çeşitleri mevcut ve bunları artık sık sık marketlerde görebilirsiniz.

Beni en çok şaşırtan ürünlerden biri de Condensed Chicken Cream yani yoğunlaştırılmış tavuk kreması idi. Bu da az önce bahsettiğim ürün gamına dahil olup, bizim de toz halde satın aldığımız kremalı tavuk çorbasının yoğunlaştırılmış halidir. Aynı şekilde tavuk pilav veya noodle da bulmak mümkün. Bu ürünün dahil olduğu tarifleri görünce bir an önce Türkiye'de de raflarda görmek istiyorum :)

Beni çok heyecanlandıran bir ürün türü olduğu için özellikle yoğunlaştırılmış süt ürününü raflarda görmeyi çok isterim. Bugünlük anlatacaklarım bu kadardı. Başka merak ettiğiniz ürün çeşitleri varsa yorum bırakabilirsiniz. Beni instagram'da da takip etmeyin unutmayın. Herkese iyi günler dilerim!
https://www.instagram.com/foodie.advices/
Etiketler:
chicken,
condensed,
çorba,
Gıda,
mühendis,
soup,
tarifler,
tavuk,
ürünler,
yeni,
yoğunlaştırılmış,
yurtdışı
13 Aralık 2016 Salı
Son Kullanma Tarihi ile Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi Nedir?
Herkese merhaba! Uzun bir aradan sonra blogumda tekrar yazmaya başladım. Bundan sonra yine elimden geldiğince yazılarımı düzenli olarak paylaşacağım.
Bugün anlatacağım konu sürekli karıştırılan ve özellikle markette çalıştığım dönemlerde insanlardan sıkça aldığım bir soruyla ilgiliydi.
Günümüzde bilinçli her tüketici satın alacağı ürünün ambalajındaki bilgileri detaylıca inceliyor. Bu incelemede en dikkat ettiğimiz konulardan biri de son kullanma tarihi "SKT" ibaresidir. Bu ifadeden faydalanarak ürünü ne kadar süre daha evde saklayabileceğimizi hesaplayabiliyoruz. Fakat son yıllarda bu ifadenin yanı sıra bazı ürünlerde Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi diye bir ifade görmeye başladık. Haliyle bu ifade değişikliği kafa karışıklığına sebep oldu. Peki bu iki ifade aynı anlama mı geliyorlar ve her üründe bu ifadelere rastlamak mümkün mü?
Aslında bu iki ifadenin de bizi götürdüğü nokta hemen hemen aynı olsa da anlam olarak birbirlerinden farklılar. Son Kullanma Tarihi olarak geçen ifade, mikrobiyolojik olarak bozulmaya uğrayabilecek gıda maddelerine yazılır ve verilen o tarihten itibaren ürünün tüketilmesi insan sağlığı açısından tehlikelidir. Yani ürün o tarihten itibaren vücudunuzun tolere edemeyeceği kadar bozulmuş veya bozulmaya başlamış olacaktır, bu sebeple sağlığınız için SKT'si gelmiş ürünü tüketmemeniz gerekmektedir. Özellikle süt, yoğurt, et ve et ürünleri, meyve suyu, reçel, konserve gıdalar gibi ürünlerde SKT ibaresi vardır ve bu ibare çok önemlidir.

Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi ise, mikrobiyolojik olarak bozulmamış, fakat duyusal özelliklerini kaybetmiş olabilecek ürünler için kullanılır. Yani Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi geldiğinde o ürün bozulmamıştır fakat tadı, lezzeti, görüntüsü eskisi kadar kaliteli olmayabilir. Bahsi geçen ürün eğer uygun koşullarda muhafaza edilmişse, gıdanın kendine has özelliklerini korur. Bu tarih dolduğunda mikrobiyolojik anlamda sağlığınızı etkileyen bir durum söz konusu olmaz fakat gıda karakteristik özelliklerini kaybetmiş veya kaybediyor olabilir.
Özellikle, bakliyat grubunda normal saklama koşullarında 1-2 yıl gibi bir depolama ömrü olduğu için bunun yerine tavsiye edilen tüketim tarihi verilmesi daha mantıklı hale gelmiştir.

Aynı ürün üzerinde hem SKT hem TETT bulunmaz. Bunlardan sadece biri tercih edilir. İlgili Türk Gıda Kodeksi Tebliği de bunu yönetmelikle sınırlandırmıştır.
Tüm bu bilgilerden çıkarabilecek kısa ve net sonuç ise şudur;
Bir ürünün SKT'si geçtiyse o ürün kesinlikle tüketilmemelidir. Sağlığınıza zararlı olabilir. Hem kalite özelliklerini kaybetmiş hem de mikrobiyolojik açıdan kontamine olmaya yani bozulmaya başlamıştır.
Bir ürünün TETT'si geçtiyse o ürün kendine has karakteristik özelliklerini kaybetmiş olabilir fakat bunlar sağlığınızı olumsuz etkileyecek problemler değildir.
Son olarak bu konuyla ilgili yine sıklıkla duyduğum bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Bazı insanlar SKT'si geçtikten 1 hafta sonra ürünü tükettiklerini söyleyerek bu tarihi önemsizmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Öncelikle hiçbir ürüne o ürünün insanı öldürebilecek noktaya getirecek tarihe SKT verilmiyor. Belirlenen SKT ortalama bir insan için kaldırabileceği maksimum kontaminasyon seviyesinden bir miktar daha az süreyi kapsar ki kişi yanlışlıkla SKT 'si geçmiş ürün tüketirse sağlığına ciddi şekilde zarar gelmemesi için. Fakat buna güvenerek SKT'si geçmiş ürünleri göz göre göre tercih etmeyin çünkü bu değerler üzerinde yüzlerce deney yapılarak belirlenmiş ve ortalama bir insanın sağlığı göz önüne alınmıştır. Eğer bünyeniz zayıfsa, SKT'si 1 gün geçmiş ürün bile sizi zehirleyebilir yada sağlığınızı bozabilir. İnanın bu tarihler boşu boşuna oralara yazılmıyor. Sağlığınızı düşünüyorsanız bu ibareleri dikkate alın.
Kaynak olarak Türk Gıda Kodeksi Etiket Tebliğini kullandım. Umarım keyifle okuduğunuz bir yazı olmuştur. Lütfen beni INSTAGRAM adresimden de takip edin. Merak ettiğiniz konular varsa sorularınızı sorabilirsiniz. Herkese iyi günler!
KAYNAK
TÜRK GIDA KODEKSİ ETİKETLEME YÖNETMELİĞİ, http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111229M3-7.htm
INSTAGRAM
https://www.instagram.com/foodie.advices/
Bugün anlatacağım konu sürekli karıştırılan ve özellikle markette çalıştığım dönemlerde insanlardan sıkça aldığım bir soruyla ilgiliydi.
Günümüzde bilinçli her tüketici satın alacağı ürünün ambalajındaki bilgileri detaylıca inceliyor. Bu incelemede en dikkat ettiğimiz konulardan biri de son kullanma tarihi "SKT" ibaresidir. Bu ifadeden faydalanarak ürünü ne kadar süre daha evde saklayabileceğimizi hesaplayabiliyoruz. Fakat son yıllarda bu ifadenin yanı sıra bazı ürünlerde Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi diye bir ifade görmeye başladık. Haliyle bu ifade değişikliği kafa karışıklığına sebep oldu. Peki bu iki ifade aynı anlama mı geliyorlar ve her üründe bu ifadelere rastlamak mümkün mü?
Aslında bu iki ifadenin de bizi götürdüğü nokta hemen hemen aynı olsa da anlam olarak birbirlerinden farklılar. Son Kullanma Tarihi olarak geçen ifade, mikrobiyolojik olarak bozulmaya uğrayabilecek gıda maddelerine yazılır ve verilen o tarihten itibaren ürünün tüketilmesi insan sağlığı açısından tehlikelidir. Yani ürün o tarihten itibaren vücudunuzun tolere edemeyeceği kadar bozulmuş veya bozulmaya başlamış olacaktır, bu sebeple sağlığınız için SKT'si gelmiş ürünü tüketmemeniz gerekmektedir. Özellikle süt, yoğurt, et ve et ürünleri, meyve suyu, reçel, konserve gıdalar gibi ürünlerde SKT ibaresi vardır ve bu ibare çok önemlidir.
Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi ise, mikrobiyolojik olarak bozulmamış, fakat duyusal özelliklerini kaybetmiş olabilecek ürünler için kullanılır. Yani Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi geldiğinde o ürün bozulmamıştır fakat tadı, lezzeti, görüntüsü eskisi kadar kaliteli olmayabilir. Bahsi geçen ürün eğer uygun koşullarda muhafaza edilmişse, gıdanın kendine has özelliklerini korur. Bu tarih dolduğunda mikrobiyolojik anlamda sağlığınızı etkileyen bir durum söz konusu olmaz fakat gıda karakteristik özelliklerini kaybetmiş veya kaybediyor olabilir.
Özellikle, bakliyat grubunda normal saklama koşullarında 1-2 yıl gibi bir depolama ömrü olduğu için bunun yerine tavsiye edilen tüketim tarihi verilmesi daha mantıklı hale gelmiştir.

Aynı ürün üzerinde hem SKT hem TETT bulunmaz. Bunlardan sadece biri tercih edilir. İlgili Türk Gıda Kodeksi Tebliği de bunu yönetmelikle sınırlandırmıştır.
Tüm bu bilgilerden çıkarabilecek kısa ve net sonuç ise şudur;
Bir ürünün SKT'si geçtiyse o ürün kesinlikle tüketilmemelidir. Sağlığınıza zararlı olabilir. Hem kalite özelliklerini kaybetmiş hem de mikrobiyolojik açıdan kontamine olmaya yani bozulmaya başlamıştır.
Bir ürünün TETT'si geçtiyse o ürün kendine has karakteristik özelliklerini kaybetmiş olabilir fakat bunlar sağlığınızı olumsuz etkileyecek problemler değildir.
Son olarak bu konuyla ilgili yine sıklıkla duyduğum bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Bazı insanlar SKT'si geçtikten 1 hafta sonra ürünü tükettiklerini söyleyerek bu tarihi önemsizmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Öncelikle hiçbir ürüne o ürünün insanı öldürebilecek noktaya getirecek tarihe SKT verilmiyor. Belirlenen SKT ortalama bir insan için kaldırabileceği maksimum kontaminasyon seviyesinden bir miktar daha az süreyi kapsar ki kişi yanlışlıkla SKT 'si geçmiş ürün tüketirse sağlığına ciddi şekilde zarar gelmemesi için. Fakat buna güvenerek SKT'si geçmiş ürünleri göz göre göre tercih etmeyin çünkü bu değerler üzerinde yüzlerce deney yapılarak belirlenmiş ve ortalama bir insanın sağlığı göz önüne alınmıştır. Eğer bünyeniz zayıfsa, SKT'si 1 gün geçmiş ürün bile sizi zehirleyebilir yada sağlığınızı bozabilir. İnanın bu tarihler boşu boşuna oralara yazılmıyor. Sağlığınızı düşünüyorsanız bu ibareleri dikkate alın.
Kaynak olarak Türk Gıda Kodeksi Etiket Tebliğini kullandım. Umarım keyifle okuduğunuz bir yazı olmuştur. Lütfen beni INSTAGRAM adresimden de takip edin. Merak ettiğiniz konular varsa sorularınızı sorabilirsiniz. Herkese iyi günler!
KAYNAK
TÜRK GIDA KODEKSİ ETİKETLEME YÖNETMELİĞİ, http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111229M3-7.htm
https://www.instagram.com/foodie.advices/
Etiketler:
bakanlık,
bakliyat,
et,
etiket,
Gıda,
gıda bakanlığı,
hazır gıda,
hububat,
skt,
son kullanma tarihi,
süt,
tavsiye edilen tüketim tarihi,
tett,
türk gıda kodeksi,
yulaf
12 Ekim 2016 Çarşamba
Kırmızı Etin Sağlığa Etkileri Nelerdir, Alırken Nelere Dikkat Etmeliyiz?
Herkese merhaba! Bugün sizlere kırmızı etin özelliklerinden, insan sağlığına etkilerinden, saklama koşullarından ve alırken dikkat etmeniz gereken kriterlerden bahsedeceğim, umarım sizler için faydalı bir yazı olur.
Hayvansal gıda tüketimi insan tarihi kadar eskidir. Özellikle göçebe hayat yaşayan kabilelerin en önemli besin kaynağı hayvansal gıdalar olmuştur. Yüksek besin değeri, yağ içeriği ve lezzeti gibi bakımlardan kırmızı et her zaman en ön plandaki hayvansal gıdalardan biri olmuştur. Bununla birlikte atalarımız göç sırasında tüketebilmek için kırmızı eti muhafaza edebilecekleri değişik ürünler üretmişler ve günümüze kadar süren bir gıda prosesi zincirinin başlangıcı olmuş.
Kırmızı et derken kastettiğimiz büyükbaş ve küçükbaş hayvanların tamamı denilebilir. Büyükbaş grubundakiler dana, sığır, inek, öküz, deve gibi hayvanlarken küçükbaş grubundakiler koyun, koç, kuzu gibi hayvanlardır. Günümüzde ülkemizde kırmızı et olarak en çok dana eti ve kuzu eti tüketilmektedir. Yöresel olarak farklılıklar görülse de çoğunluğun bu hayvanların etini tercih ettiğini söyleyebiliriz.

Kırmızı etin bu kadar çok tercih edilmesinin pek çok sebebi var fakat sağlığa etkilerinden bahsetmek gerekirse;
-Besin değeri çok yüksektir bu sebeple günlük protein, demir, çinko gibi ihtiyaçları sağlar. Bu da özellikle sağlıklı bir protein diyetiyle beslenmeyi tercih eden insanlar için bulunmaz bir nimettir.
-Vitamin ve mineral içeriği çok yüksektir, özellikle B grubu vitaminler açısından çok yüksek içeriğe sahip olduğu için demir eksikliği yada kan eksikliği problemlerinin giderilmesine yardımcı olur.
-Bağışıklık sistemini destekler. Bağırsak ve mide florasını destekler.
-Yüksek aminoasit içeriği sayesinde kemik gelişimini ve sağlığını destekler.
-Kas gelişiminde etkin rol oynar.
Bu liste daha da çoğaltılabilir, fakat şu bir gerçek ki faydaları yok sayılamayacak kadar fazladır. Bunlarla birlikte az önce de bahsetmiş olduğum gibi kırmızı etin daha uzun süre muhafaza edilebilmesi için gerekli prosesler yerine getirildiğinde et daha da sağlıklı ve besleyici bir hal alabilir.

Bu koruyucu yöntemlerden bir tanesi eti tütsülemektir. Günümüzde bu yöntemle üretilen etler füme et olarak adlandırılırlar. Bu tütsüleme işlemi ortamdaki mikroorganizma aktivitelerini bitirir ve eti daha aromatik bir hale getirir, raf ömrünün uzamasına da yardımcı olur.

Bir diğer koruyucu yöntem eti çektikten yani kıyma haline getirdikten sonra veya çekmeye gerek kalmadan; sucuk veya pastırma gibi şarküteri ürünleri haline getirmektir. Sucukla ilgili detaylı bilgileri anlattığım blog yazımı okumak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Bu gibi şarküteri ürünleri eski usül yapıldığı sürece hem etin raf ömrünü uzatır, hem farklı lezzetler katar, hem de fermentasyona uğramış olanları sayesinde fermentasyon yapan iyi huylu bakteriler bağırsak floranızı destekler. Eski usülden kastımı merak edenlere yine yukarıdaki linke bakmalarını tavsiye ediyorum.

Bu koruyucu yöntemlere ek olarak günümüzde kırmızı eti olduğu gibi muhafaza edebilmek için oda sıcaklığı yeterli değildir. Mikroorganizma gelişimini durdurmak için düşük sıcaklıklara ihtiyaç vardır. Bu sebeple kırmızı et, ister çekilmiş olsun ister çekilmemiş olsun her daim dondurucuda muhafaza edilmelidir. Bir diğer önemli nokta ise soğuk zinciri kırmamaya özen göstermektir. Gıda mühendisliği açısından çok önemli olan bu adım evlerimizde de geçerlidir. Bir kırmızı eti bir kez çözdürdükten sonra tekrar buzluğa kesinlikle koymamalı, ısıl işleme tabi tutarak mümkün olduğunca kısa sürece tüketmelisiniz. Aksi takdirde hem havayla hem de oda sıcaklığıyla temas etmiş olan ette mikroorganizmalar çoğalmaya başlar ve tekrar dondurucuya koymanız bu durumun önüne geçemez, etin bozulmasına sebep olur.
Son olarak kırmızı et satın alırken dikkat etmeniz gereken birkaç püf noktasından bahsedeceğim.
-İlk önce tanıdığınız ve güvendiğiniz bir tanıdık kasap bulmalısınız. Bu sayede en azından aldığınız etin istediğiniz hayvana ait olduğuna emin olursunuz. Ayrıca etin en lezzetli şekilde yemeklerde kullanılabilmesi için en az 10 gün dinlenmesi gerekir. Bilinçli kasaplar bu duruma dikkat ederler. Kasabınızın eti muhafaza ettiği ve sattığı ortamın ve dolapların hijyeni de çok yüksek önem taşır. Bu yüzden sürekli alışveriş yapabileceğiniz temiz ve güvenilir bir kasap bulmak ilk önemli adımdır. Zaten bu adımda emin olduğunuz zaman bundan sonraki adımlar çok da önemli değildir çünkü kasabınız size en kalite eti verecektir.
-İkinci dikkat etmeniz gereken şey rengidir. Etinizin pembe gri yada kızıl kahverengi tonlarda olması onun sağlıklı bir et olmadığının göstergesidir. Klasik kan kırmızısı renkte olmalıdır.
-Kokusunda alışık olmadığınız bir tuhaflık varsa kesinlikle satın almayın. Kasabınız bekleme koşullarından veya temas ettiği bir materyalden koku sinmiş dese dahi kesinlikle koku özelliği değişmiş eti tercih etmeyin çünkü etin kokusunun değişecek kadar kontamine olması bir insanın hayatını etkileyecek ciddi sonuçlar doğurabilir.
-Ne şekilde tüketeceğinize karar verin. Yemeklerinizde kullanmak üzere alıyorsanız daha yağlı parçalar, sote veya kızartma yapmak üzere alıyorsanız daha yağsız parçalar, köfte kebap gibi geleneksel lezzetler için birkaç farklı çeşit kırmızı et tercih edebilirsiniz.
-Hazır kesilmiş parçaları tercih etmeyin. Damgalı paketten çıktığını kendiniz görün ki etin gerekli usüllere uygun şekilde kesildiğine emin olun. Ayrıca bu sayede uzun süre beklemiş et satın almamış olursunuz.
-Kasaptan almak yerine paketli ürün almayı düşünüyorsanız, kesim ve paketleme, son tüketim tarihi, üretici firma gibi gerekli isimlerin yazılı olduğu etiketli, damgalı ürünleri tercih edin.
Bu liste de aynı şekilde uzatılabilir fakat en temel noktaları aktarmaya çalıştım. Son olarak kısa bir bilgi de vermek istiyorum. Bazen gıda mühendislerinin ne iş yaptığıyla ilgili bir kafa karışıklığı olabiliyor. Et sanayisinden örnek vermek gerekirse, etin kesiminden sonra kasaplara veya marketlere gidene kadar geçirdiği tüm bu bahsettiğim proseslerden gıda mühendisleri sorumludur. Saklama koşulları, ambalaj materyalleri, fermente veya füme yani kısaca şarküteri sınıfına giren et ürünlerinin geçirdiği tüm prosesler yine aynı şekilde gıda mühendislerinin kontrolü altındadır. Bir gıda mühendisinin kontrolü altında gerçekleşen et prosesine hepiniz güvenebilir ve eti iç rahatlığıyla tüketebilirsiniz. Esas problem gıda mühendislerinin olmadığı merdiven altı ortamlarda yapılan kesimler ve üretilen şarküteri ürünlerdir. Bu konuda da devlete bağlı çalışan gıda mühendisleri gerekli kontrolleri yapmak üzere görevlidirler ve beklenmedik zamanlarda denetleme yaparak kalite kontrol yaparlar. Fakat sizler de tüketici olarak güvenilir markaları veya tanıdık kasapları tercih ederseniz sağlığınız için doğru bir adım atmış olursunuz.
Benim kırmızı etle ilgili bulgularım bu kadar. Umarım sizler için faydalabileceğiniz bir yazı olmuştur. Beni instagramda da takip etmeyi unutmayın. Keyifli ve sağlıklı günler!
Kaynaklar
http://www.medicaldaily.com/3-benefits-eating-meat-234798
Hayvansal gıda tüketimi insan tarihi kadar eskidir. Özellikle göçebe hayat yaşayan kabilelerin en önemli besin kaynağı hayvansal gıdalar olmuştur. Yüksek besin değeri, yağ içeriği ve lezzeti gibi bakımlardan kırmızı et her zaman en ön plandaki hayvansal gıdalardan biri olmuştur. Bununla birlikte atalarımız göç sırasında tüketebilmek için kırmızı eti muhafaza edebilecekleri değişik ürünler üretmişler ve günümüze kadar süren bir gıda prosesi zincirinin başlangıcı olmuş.
Kırmızı et derken kastettiğimiz büyükbaş ve küçükbaş hayvanların tamamı denilebilir. Büyükbaş grubundakiler dana, sığır, inek, öküz, deve gibi hayvanlarken küçükbaş grubundakiler koyun, koç, kuzu gibi hayvanlardır. Günümüzde ülkemizde kırmızı et olarak en çok dana eti ve kuzu eti tüketilmektedir. Yöresel olarak farklılıklar görülse de çoğunluğun bu hayvanların etini tercih ettiğini söyleyebiliriz.

Kırmızı etin bu kadar çok tercih edilmesinin pek çok sebebi var fakat sağlığa etkilerinden bahsetmek gerekirse;
-Besin değeri çok yüksektir bu sebeple günlük protein, demir, çinko gibi ihtiyaçları sağlar. Bu da özellikle sağlıklı bir protein diyetiyle beslenmeyi tercih eden insanlar için bulunmaz bir nimettir.
-Vitamin ve mineral içeriği çok yüksektir, özellikle B grubu vitaminler açısından çok yüksek içeriğe sahip olduğu için demir eksikliği yada kan eksikliği problemlerinin giderilmesine yardımcı olur.
-Bağışıklık sistemini destekler. Bağırsak ve mide florasını destekler.
-Yüksek aminoasit içeriği sayesinde kemik gelişimini ve sağlığını destekler.
-Kas gelişiminde etkin rol oynar.
Bu liste daha da çoğaltılabilir, fakat şu bir gerçek ki faydaları yok sayılamayacak kadar fazladır. Bunlarla birlikte az önce de bahsetmiş olduğum gibi kırmızı etin daha uzun süre muhafaza edilebilmesi için gerekli prosesler yerine getirildiğinde et daha da sağlıklı ve besleyici bir hal alabilir.
Bu koruyucu yöntemlerden bir tanesi eti tütsülemektir. Günümüzde bu yöntemle üretilen etler füme et olarak adlandırılırlar. Bu tütsüleme işlemi ortamdaki mikroorganizma aktivitelerini bitirir ve eti daha aromatik bir hale getirir, raf ömrünün uzamasına da yardımcı olur.
Bir diğer koruyucu yöntem eti çektikten yani kıyma haline getirdikten sonra veya çekmeye gerek kalmadan; sucuk veya pastırma gibi şarküteri ürünleri haline getirmektir. Sucukla ilgili detaylı bilgileri anlattığım blog yazımı okumak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Bu gibi şarküteri ürünleri eski usül yapıldığı sürece hem etin raf ömrünü uzatır, hem farklı lezzetler katar, hem de fermentasyona uğramış olanları sayesinde fermentasyon yapan iyi huylu bakteriler bağırsak floranızı destekler. Eski usülden kastımı merak edenlere yine yukarıdaki linke bakmalarını tavsiye ediyorum.
Bu koruyucu yöntemlere ek olarak günümüzde kırmızı eti olduğu gibi muhafaza edebilmek için oda sıcaklığı yeterli değildir. Mikroorganizma gelişimini durdurmak için düşük sıcaklıklara ihtiyaç vardır. Bu sebeple kırmızı et, ister çekilmiş olsun ister çekilmemiş olsun her daim dondurucuda muhafaza edilmelidir. Bir diğer önemli nokta ise soğuk zinciri kırmamaya özen göstermektir. Gıda mühendisliği açısından çok önemli olan bu adım evlerimizde de geçerlidir. Bir kırmızı eti bir kez çözdürdükten sonra tekrar buzluğa kesinlikle koymamalı, ısıl işleme tabi tutarak mümkün olduğunca kısa sürece tüketmelisiniz. Aksi takdirde hem havayla hem de oda sıcaklığıyla temas etmiş olan ette mikroorganizmalar çoğalmaya başlar ve tekrar dondurucuya koymanız bu durumun önüne geçemez, etin bozulmasına sebep olur.
Son olarak kırmızı et satın alırken dikkat etmeniz gereken birkaç püf noktasından bahsedeceğim.
-İlk önce tanıdığınız ve güvendiğiniz bir tanıdık kasap bulmalısınız. Bu sayede en azından aldığınız etin istediğiniz hayvana ait olduğuna emin olursunuz. Ayrıca etin en lezzetli şekilde yemeklerde kullanılabilmesi için en az 10 gün dinlenmesi gerekir. Bilinçli kasaplar bu duruma dikkat ederler. Kasabınızın eti muhafaza ettiği ve sattığı ortamın ve dolapların hijyeni de çok yüksek önem taşır. Bu yüzden sürekli alışveriş yapabileceğiniz temiz ve güvenilir bir kasap bulmak ilk önemli adımdır. Zaten bu adımda emin olduğunuz zaman bundan sonraki adımlar çok da önemli değildir çünkü kasabınız size en kalite eti verecektir.
-İkinci dikkat etmeniz gereken şey rengidir. Etinizin pembe gri yada kızıl kahverengi tonlarda olması onun sağlıklı bir et olmadığının göstergesidir. Klasik kan kırmızısı renkte olmalıdır.
-Kokusunda alışık olmadığınız bir tuhaflık varsa kesinlikle satın almayın. Kasabınız bekleme koşullarından veya temas ettiği bir materyalden koku sinmiş dese dahi kesinlikle koku özelliği değişmiş eti tercih etmeyin çünkü etin kokusunun değişecek kadar kontamine olması bir insanın hayatını etkileyecek ciddi sonuçlar doğurabilir.
-Ne şekilde tüketeceğinize karar verin. Yemeklerinizde kullanmak üzere alıyorsanız daha yağlı parçalar, sote veya kızartma yapmak üzere alıyorsanız daha yağsız parçalar, köfte kebap gibi geleneksel lezzetler için birkaç farklı çeşit kırmızı et tercih edebilirsiniz.
-Hazır kesilmiş parçaları tercih etmeyin. Damgalı paketten çıktığını kendiniz görün ki etin gerekli usüllere uygun şekilde kesildiğine emin olun. Ayrıca bu sayede uzun süre beklemiş et satın almamış olursunuz.
-Kasaptan almak yerine paketli ürün almayı düşünüyorsanız, kesim ve paketleme, son tüketim tarihi, üretici firma gibi gerekli isimlerin yazılı olduğu etiketli, damgalı ürünleri tercih edin.
Bu liste de aynı şekilde uzatılabilir fakat en temel noktaları aktarmaya çalıştım. Son olarak kısa bir bilgi de vermek istiyorum. Bazen gıda mühendislerinin ne iş yaptığıyla ilgili bir kafa karışıklığı olabiliyor. Et sanayisinden örnek vermek gerekirse, etin kesiminden sonra kasaplara veya marketlere gidene kadar geçirdiği tüm bu bahsettiğim proseslerden gıda mühendisleri sorumludur. Saklama koşulları, ambalaj materyalleri, fermente veya füme yani kısaca şarküteri sınıfına giren et ürünlerinin geçirdiği tüm prosesler yine aynı şekilde gıda mühendislerinin kontrolü altındadır. Bir gıda mühendisinin kontrolü altında gerçekleşen et prosesine hepiniz güvenebilir ve eti iç rahatlığıyla tüketebilirsiniz. Esas problem gıda mühendislerinin olmadığı merdiven altı ortamlarda yapılan kesimler ve üretilen şarküteri ürünlerdir. Bu konuda da devlete bağlı çalışan gıda mühendisleri gerekli kontrolleri yapmak üzere görevlidirler ve beklenmedik zamanlarda denetleme yaparak kalite kontrol yaparlar. Fakat sizler de tüketici olarak güvenilir markaları veya tanıdık kasapları tercih ederseniz sağlığınız için doğru bir adım atmış olursunuz.
Benim kırmızı etle ilgili bulgularım bu kadar. Umarım sizler için faydalabileceğiniz bir yazı olmuştur. Beni instagramda da takip etmeyi unutmayın. Keyifli ve sağlıklı günler!
Kaynaklar
http://www.medicaldaily.com/3-benefits-eating-meat-234798
Red meat consumption: An overview of the risks and benefits AJ McAfee, EM McSorley, GJ Cuskelly, BW Moss, - Meat science, 2010
Instagram
10 Ekim 2016 Pazartesi
Türk Gıda Kodeksi Tebliğ'leri Hakkında
Herkese merhaba! Bu yazımı bilinçli tüketicilerin yediklerine içtiklerine dikkat etmek için yaptıkları araştırmalarla ilgili kullanabilecekleri en temel kaynaktan bahsetmek için hazırladım. Diğer yazılarımdan daha kısa bir yazı olup, sizlere yol gösterici olması açısından yazdım, umarım beğenip faydalanabileceğiniz bir yazı olur.
Gün geçtikçe gelişen teknoloji sayesinde gıda teknolojileri de ciddi şekilde ilerlemiş durumda. Bu durumda her geçen gün raflarda yeni bir ürün görmek mümkün. Bilinçli tüketiciler olarak gıda teknolojisini de takip etmek istiyor, yediğimiz içtiğimiz ürünler hangi koşullarda üretiliyor, içine ne konuyor, ne kadar süre nerde saklanmalı, ambalaj materyali nedir gibi soruları merak ediyor ve cevaplarını bilmek istiyoruz. Biz mühendis adaylarının bile bir ürünün içindekiler kısmına bakarken kendini yabancı hissettiği bazı maddeler olabiliyor. Yada bazen tanıdığımız bir madde de olsa niçin o gıdada kullanıldığını veya kullanılmasında bir sakınca olup olmadığını bilmiyor olabiliriz.
Bu gibi durumlarda her zaman en güvenilir kaynak Türk Gıda Kodeksi'nin ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık bakanlığının yayınladığı gerekli tebliğlerdir. Bu tebliğler A'dan Z'ye gıdayla ilgili her konu hakkında gerekli sınırları çizen bilgilendirmeler niteliğindedir. Öyle ki "Etiket Tebliği" adı verilen tebliğ sayesinde bir gıda maddesinin ambalajındaki marka ambleji, üretici firma, içindekiler kısmı, son kullanma tarihi gibi bilgilendirmelerin yerleri bile belirlenmiştir.


Bir önceki yazımda da bahsetmiş olduğum gibi diyelim ki tüketeceğiniz gıdanın içindekiler kısmında değişik bir katkı maddesi gördünüz ve anlamını bilmiyorsunuz. Bu durumda hemen Katkı Maddeleri Tebliği diye aratarak internetten kolayca erişim sağlayabilirsiniz.
Yada başka bir örnek vermek gerekirse tüketeceğiniz gıdanın besin değerleri tablosundaki değerleri kıyaslamak ve doğru değerleri öğrenmek yada hangi proseslere tabi tutulmasının zorunlu olduğunu öğrenmek isterseniz onu da bu tebliğlerde bulmak mümkün. Mesela salçada likopen değerinin maksimum kaç olması gerektiğini öğrenmeniz gerekirse "Salça Tebliği"ni aratıp bu değerlere ulaşmanız mümkün.

Bir gıda ham maddesinin kalitesini belirleyen dış görünüş özellikleriyle ilgili fikir sahibi olmak isterseniz de tebliğlerden yararlanabilirsiniz. Örneğin "Muz Tebliği"nde muzun çeşitleri ve dış görünüşleri hakkında gerekli bilgiler verilmiştir.
Örnekler bu şekilde çoğaltılabilir. İleride iş hayatına atılacak olan gıda mühendisleri adaylarının en temel kılavuzlarından biridir tebliğler. Aynı şekilde bilinçli tüketicilerin de faydalanabileceği, benim de yazılarımda sıklıkla başvurduğum bir kaynak olduğu için böyle bir bilgilendirme yazısı yazmak istedim.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Beni instagramda takip etmeyi unutmayın. Herkese iyi günler!
Instagram
http://instagram.com/foodie.advices
Gün geçtikçe gelişen teknoloji sayesinde gıda teknolojileri de ciddi şekilde ilerlemiş durumda. Bu durumda her geçen gün raflarda yeni bir ürün görmek mümkün. Bilinçli tüketiciler olarak gıda teknolojisini de takip etmek istiyor, yediğimiz içtiğimiz ürünler hangi koşullarda üretiliyor, içine ne konuyor, ne kadar süre nerde saklanmalı, ambalaj materyali nedir gibi soruları merak ediyor ve cevaplarını bilmek istiyoruz. Biz mühendis adaylarının bile bir ürünün içindekiler kısmına bakarken kendini yabancı hissettiği bazı maddeler olabiliyor. Yada bazen tanıdığımız bir madde de olsa niçin o gıdada kullanıldığını veya kullanılmasında bir sakınca olup olmadığını bilmiyor olabiliriz.
Bu gibi durumlarda her zaman en güvenilir kaynak Türk Gıda Kodeksi'nin ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık bakanlığının yayınladığı gerekli tebliğlerdir. Bu tebliğler A'dan Z'ye gıdayla ilgili her konu hakkında gerekli sınırları çizen bilgilendirmeler niteliğindedir. Öyle ki "Etiket Tebliği" adı verilen tebliğ sayesinde bir gıda maddesinin ambalajındaki marka ambleji, üretici firma, içindekiler kısmı, son kullanma tarihi gibi bilgilendirmelerin yerleri bile belirlenmiştir.
Bir önceki yazımda da bahsetmiş olduğum gibi diyelim ki tüketeceğiniz gıdanın içindekiler kısmında değişik bir katkı maddesi gördünüz ve anlamını bilmiyorsunuz. Bu durumda hemen Katkı Maddeleri Tebliği diye aratarak internetten kolayca erişim sağlayabilirsiniz.
Yada başka bir örnek vermek gerekirse tüketeceğiniz gıdanın besin değerleri tablosundaki değerleri kıyaslamak ve doğru değerleri öğrenmek yada hangi proseslere tabi tutulmasının zorunlu olduğunu öğrenmek isterseniz onu da bu tebliğlerde bulmak mümkün. Mesela salçada likopen değerinin maksimum kaç olması gerektiğini öğrenmeniz gerekirse "Salça Tebliği"ni aratıp bu değerlere ulaşmanız mümkün.

Bir gıda ham maddesinin kalitesini belirleyen dış görünüş özellikleriyle ilgili fikir sahibi olmak isterseniz de tebliğlerden yararlanabilirsiniz. Örneğin "Muz Tebliği"nde muzun çeşitleri ve dış görünüşleri hakkında gerekli bilgiler verilmiştir.
Örnekler bu şekilde çoğaltılabilir. İleride iş hayatına atılacak olan gıda mühendisleri adaylarının en temel kılavuzlarından biridir tebliğler. Aynı şekilde bilinçli tüketicilerin de faydalanabileceği, benim de yazılarımda sıklıkla başvurduğum bir kaynak olduğu için böyle bir bilgilendirme yazısı yazmak istedim.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Beni instagramda takip etmeyi unutmayın. Herkese iyi günler!
http://instagram.com/foodie.advices
Etiketler:
bakan,
bakanlık,
Gıda,
gıda bakanlığı,
tebliğ,
türk gıda kodeksi
Koruyucu Katkı Maddeleri Zararlı Mıdır?
Herkese merhaba! Bugün sizlere özellikle hazır gıdalarda sıklıkla rastladığımız bir ekstra madde olan koruyucu katkı maddelerinin ne olduklarından ve insan sağlığına etkilerinden bahsedeceğim, umarım keyifle okuyacağınız bilgilendirici bir yazı olur!
Son yıllarda özellikle hazır çorba gibi hızlı bir şekilde tüketebileceğiniz hazır gıdalarda "Koruyucu Katkı Maddesi İçermez." ibaresi dikkatinizi çekmiş olabilir. Böyle bir ibareyi görene kadar pek çoğunuz koruyucu katkı maddesinin ne olduğunu belki de daha önce hiç duymamış olabilirsiniz. Fakat böyle bir maddenin gıdada kullanılmadığına dair özel bir ibare bulunması, aklımıza koruyucu katkı maddelerinin sağlığa zararlı olabileceği gerçeğini getiriyor. Öncelikle bu maddelerle ilgili genel bir tanım yapmak istiyorum.

Koruyucu katkı maddesi dediğimiz şey gıdanın kalitesinde bir kayba sebep olmadan raf ömrünü uzatmamızı sağlayan ekstra kullandığımız maddelerdir. Bunlar bitkisel kaynaklı veya hayvansal kaynaklı olabilir. Her zaman adıyla değil çoğunlukla E kodlarıyla literatürde geçerler ve bir hazır gıdanın içindekiler kısmında bu kodlar aracılığıyla koruyucu katkı maddelerini ayırt edebiliriz.
Hayvansal kaynaklı olanların büyük bir çoğunluğu domuzdan elde edildiği için müslümanlar açısından tüketilmeye uygun değildir. Bu sebepten özellikle müslümanların azınlıkta olduğu bir ülkede bir üründe "halal" ibaresi varsa bunun domuz kaynaklı bir koruyucu katkı maddesi içermediğini anlayabilirsiniz.

E200den E290lara kadar pek çok farklı koruyucu katkı maddesi olmakla beraber bunların hepsinin insan sağlığına zararlı olduklarını söyleyemeyiz. Zararlı olduğu halde özellikle Türkiye'de kullanılan birkaç tanesinden bahsedeceğim fakat öncelikle bir noktayı aydınlatmak istiyorum. Bu konuya ayrıca ilerleyen yazılarımdan birinde de değinmeyi planlıyorum.
Herhangi bir katkı maddesini hiçbir firma kafasına estiği gibi kullanamaz. Özellikle Migros, Carrefour gibi büyük ve gıda mühendisleri tarafından denetlenen marketlerde alışveriş yapıyor veya tanınmış markaların ürünlerini tüketiyorsanız bu konuda ekstra rahat olabilirsiniz çünkü her bir maddenin kullanımını Türk Gıda Kodeksi ve ilgili bakanlık, tebliğlerle sınırlandırmıştır. Gıdayla ilgili her alanda olduğu gibi katkı maddeleri konusunda da firmalar ilgili tebliğe uymalı, kullandıkları maddeler varsa da maddelerin miktarı belirli sınırlar içinde olmalı ve ürünün ambalajında belirtilmelidir. İlgili tebliği aşağıya bırakacağım. Bu tebliğde hangi katkı maddeleri kullanılabilir, hangileri kullanılamaz, kullanılabilecek olanların miktarları gibi tüm ilgili konularla ilgili yeterli ve detaylı yönetmelik mevcut. Arzu ederseniz ekleyeceğim linkten ulaşababilirsiniz. Gelelim özellikle bilmemiz ve dikkat etmemiz gerekenlere...
E310 Propyl Gallate yağların yapısının bozulmasını engellemek amacıyla kullanılan bir koruyucu maddedir. Hem katı hem sıvı yağlarda bulunup yağlı pek çok üründe de olabilir. Hazır patates, hazır et ve tavuk ürünleri, hazır salata sosları gibi gıdalarda rastlanabilir. Yapılan bazı araştırmalar bu maddenin kansere, mide hastalıklarına, bağırsak rahatsızlıklarına sebep olabileceğini göstermiştir. Bu konuyla ilgili araştırma kaynağım yabancı bir kaynak olup onu da aşağıya ekleyeceğim.

E250 Sodyum Nitrite nitrit tuzu olarak bilinen ve hemen hemen tüm işlenmiş et ürünlerinde bulunan bir çeşit koruyucudur. Bu noktada daha çok fikir sahibi olabilmeniz için daha önceden yazmış olduğum Fermente ile Isıl İşlem Görmüş Sucuk Arasındaki Farklar araştırma yazıma bir göz atabilirsiniz. Kısaca özetlemek gerekirse bu koruyucu katkı maddesi pek çok ülkede yasaklanmış olup kanserojen etkileri olduğu bilinen, etteki veya et ürünlerindeki kırmızı rengi korumaya yardımcı bir katkı maddesidir. Günümüzde insanlar daha bilinçli şekilde tüketmeye başladığı için bazı markalar "E250 kullanılmamıştır" ibaresini özellikle ekliyor fakat ülkemizde kullanımında herhangi bir yasaklama henüz yok.

E220 sülfür dioksit ciddi bağırsak problemlerine sebebiyet verebilen bir katkı maddesidir. Kurutulmuş meyvelerde veya şarapta mikropları önlemeye yardımcı olarak yani mikrobiyal gelişimi yavaşlatan bir ürün olarak kullanılır ve kömür katranından elde edilir. Bağırsak sorunlarının yanısıra böbreğe de ağır gelmekte ve problemlere yol açabilmektedir.

E201, 202, 203, 234, 242, 260, 262, 263 ve 297 dışındaki koruyucu tüm katkı maddelerine karşı mesafeli olmanızda fayda var. Bunların kullanımında herhangi bir sıkıntı olmamakla beraber insan sağlığına ciddi bir zararları olduğuna dair yürütülmüş ve sonuca ulaşmış bir araştırmaya da denk gelmedim.
Benim kişisel tavsiyem, tükettiğiniz hazır gıdalardaki içindekiler kısmını kontrol etmeniz ve tanımadığınız E kodlu bir madde gördüğünüzde bununla ilgili ufak bir araştırma yapmanız. Mümkün olduğunca yabancı kaynaklara bakabilirseniz yada kıyıda köşede kalmış siteler yerine daha güvenilir makaleler paylaşan siteleri tercih ederseniz doğru bilgiye ulaşma şansınız artar. Her halükarda az önce de belirttiğim gibi katkı maddelerinin kullanımı halihazırda sınırlandırıldığı için içiniz rahat olsun.
Umarım sizler için faydalı ve bilgilendirici bir yazı olmuştur. Kullandığım kaynakları aşağıya ekliyorum. Beni instagramda da takip etmeyi unutmayın. Herkese iyi günler!
Kaynaklar
https://www.efsa.europa.eu/en/efsajournal/pub/3642
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/06/20130630-4.htm
Instagram
http://instagram.com/foodie.advices
Son yıllarda özellikle hazır çorba gibi hızlı bir şekilde tüketebileceğiniz hazır gıdalarda "Koruyucu Katkı Maddesi İçermez." ibaresi dikkatinizi çekmiş olabilir. Böyle bir ibareyi görene kadar pek çoğunuz koruyucu katkı maddesinin ne olduğunu belki de daha önce hiç duymamış olabilirsiniz. Fakat böyle bir maddenin gıdada kullanılmadığına dair özel bir ibare bulunması, aklımıza koruyucu katkı maddelerinin sağlığa zararlı olabileceği gerçeğini getiriyor. Öncelikle bu maddelerle ilgili genel bir tanım yapmak istiyorum.
Koruyucu katkı maddesi dediğimiz şey gıdanın kalitesinde bir kayba sebep olmadan raf ömrünü uzatmamızı sağlayan ekstra kullandığımız maddelerdir. Bunlar bitkisel kaynaklı veya hayvansal kaynaklı olabilir. Her zaman adıyla değil çoğunlukla E kodlarıyla literatürde geçerler ve bir hazır gıdanın içindekiler kısmında bu kodlar aracılığıyla koruyucu katkı maddelerini ayırt edebiliriz.
Hayvansal kaynaklı olanların büyük bir çoğunluğu domuzdan elde edildiği için müslümanlar açısından tüketilmeye uygun değildir. Bu sebepten özellikle müslümanların azınlıkta olduğu bir ülkede bir üründe "halal" ibaresi varsa bunun domuz kaynaklı bir koruyucu katkı maddesi içermediğini anlayabilirsiniz.
E200den E290lara kadar pek çok farklı koruyucu katkı maddesi olmakla beraber bunların hepsinin insan sağlığına zararlı olduklarını söyleyemeyiz. Zararlı olduğu halde özellikle Türkiye'de kullanılan birkaç tanesinden bahsedeceğim fakat öncelikle bir noktayı aydınlatmak istiyorum. Bu konuya ayrıca ilerleyen yazılarımdan birinde de değinmeyi planlıyorum.
Herhangi bir katkı maddesini hiçbir firma kafasına estiği gibi kullanamaz. Özellikle Migros, Carrefour gibi büyük ve gıda mühendisleri tarafından denetlenen marketlerde alışveriş yapıyor veya tanınmış markaların ürünlerini tüketiyorsanız bu konuda ekstra rahat olabilirsiniz çünkü her bir maddenin kullanımını Türk Gıda Kodeksi ve ilgili bakanlık, tebliğlerle sınırlandırmıştır. Gıdayla ilgili her alanda olduğu gibi katkı maddeleri konusunda da firmalar ilgili tebliğe uymalı, kullandıkları maddeler varsa da maddelerin miktarı belirli sınırlar içinde olmalı ve ürünün ambalajında belirtilmelidir. İlgili tebliği aşağıya bırakacağım. Bu tebliğde hangi katkı maddeleri kullanılabilir, hangileri kullanılamaz, kullanılabilecek olanların miktarları gibi tüm ilgili konularla ilgili yeterli ve detaylı yönetmelik mevcut. Arzu ederseniz ekleyeceğim linkten ulaşababilirsiniz. Gelelim özellikle bilmemiz ve dikkat etmemiz gerekenlere...
E310 Propyl Gallate yağların yapısının bozulmasını engellemek amacıyla kullanılan bir koruyucu maddedir. Hem katı hem sıvı yağlarda bulunup yağlı pek çok üründe de olabilir. Hazır patates, hazır et ve tavuk ürünleri, hazır salata sosları gibi gıdalarda rastlanabilir. Yapılan bazı araştırmalar bu maddenin kansere, mide hastalıklarına, bağırsak rahatsızlıklarına sebep olabileceğini göstermiştir. Bu konuyla ilgili araştırma kaynağım yabancı bir kaynak olup onu da aşağıya ekleyeceğim.
E250 Sodyum Nitrite nitrit tuzu olarak bilinen ve hemen hemen tüm işlenmiş et ürünlerinde bulunan bir çeşit koruyucudur. Bu noktada daha çok fikir sahibi olabilmeniz için daha önceden yazmış olduğum Fermente ile Isıl İşlem Görmüş Sucuk Arasındaki Farklar araştırma yazıma bir göz atabilirsiniz. Kısaca özetlemek gerekirse bu koruyucu katkı maddesi pek çok ülkede yasaklanmış olup kanserojen etkileri olduğu bilinen, etteki veya et ürünlerindeki kırmızı rengi korumaya yardımcı bir katkı maddesidir. Günümüzde insanlar daha bilinçli şekilde tüketmeye başladığı için bazı markalar "E250 kullanılmamıştır" ibaresini özellikle ekliyor fakat ülkemizde kullanımında herhangi bir yasaklama henüz yok.
E220 sülfür dioksit ciddi bağırsak problemlerine sebebiyet verebilen bir katkı maddesidir. Kurutulmuş meyvelerde veya şarapta mikropları önlemeye yardımcı olarak yani mikrobiyal gelişimi yavaşlatan bir ürün olarak kullanılır ve kömür katranından elde edilir. Bağırsak sorunlarının yanısıra böbreğe de ağır gelmekte ve problemlere yol açabilmektedir.
E201, 202, 203, 234, 242, 260, 262, 263 ve 297 dışındaki koruyucu tüm katkı maddelerine karşı mesafeli olmanızda fayda var. Bunların kullanımında herhangi bir sıkıntı olmamakla beraber insan sağlığına ciddi bir zararları olduğuna dair yürütülmüş ve sonuca ulaşmış bir araştırmaya da denk gelmedim.
Benim kişisel tavsiyem, tükettiğiniz hazır gıdalardaki içindekiler kısmını kontrol etmeniz ve tanımadığınız E kodlu bir madde gördüğünüzde bununla ilgili ufak bir araştırma yapmanız. Mümkün olduğunca yabancı kaynaklara bakabilirseniz yada kıyıda köşede kalmış siteler yerine daha güvenilir makaleler paylaşan siteleri tercih ederseniz doğru bilgiye ulaşma şansınız artar. Her halükarda az önce de belirttiğim gibi katkı maddelerinin kullanımı halihazırda sınırlandırıldığı için içiniz rahat olsun.
Umarım sizler için faydalı ve bilgilendirici bir yazı olmuştur. Kullandığım kaynakları aşağıya ekliyorum. Beni instagramda da takip etmeyi unutmayın. Herkese iyi günler!
Kaynaklar
https://www.efsa.europa.eu/en/efsajournal/pub/3642
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/06/20130630-4.htm
http://instagram.com/foodie.advices
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

