Herkese Merhaba,
Bugün Türk insanı için büyük bir tabu olan paketli ürün ile açık ürün kıyaslaması konusuyla ilgili bir şeyler yazmak istedim. Yıllardır medyada bilgili, bilgisiz; işinin ehli yada ehli olmayan herkesin televizyon ekranlarında ve çeşitli yayın organları aracılığıyla yaptığı açıklamalar sebebiyle paketli gıdaya karşı inanılmaz bir önyargı mevcut. Özellikle söz konusu gıda-sağlık ilişkisi olunca son derece büyük bir bilgi kirliliğiyle karşılaşıyoruz. Bir gıda mühendisi olarak herhangi bir konuda sahip olduğu yanlış algıyı değiştirmek istediğim insanların büyük bir çoğunluğu kaynağı belirsiz bir Facebook postuna benden daha çok güvenebiliyor. Buna kendi ailem bile dahil olduğu için bu durumu artık yadırgamıyorum. Fakat yine de naçizane bir gıda mühendisinin de fikirlerini önemseyecek insanlar olduğunu bildiğimden böyle yazılar da paylaşmak istiyorum.
Bildiğimiz üzere, artık neredeyse her ürün grubunda hem paketli hem de açık satışa denk gelmek mümkün. Süt, peynir, et ve et ürünleri, hububat, salça, turşu hatta unlu mamullerin açık satışına pazarlarda şahit oluyoruz. Fiyatlar arasında çok büyük bir farklılık gözlenmemekle birlikte pazarda markete kıyasla daha uygun fiyatlı alternatifler bulmak da mümkün olabiliyor.
Hem yıllardır süregelen alışkanlıklar, hem medyada yaratılmış olan paketli gıda korkusu hem de daha cazip fiyatlar bir araya gelince pazardan veya bakkal, küçük market tarzı yerlerden yapılan alışverişlere şaşırmamak lazım.
Ben sizin başka bir açıdan bakmanızı rica edeceğim. Diyelim ki rahatsızız, basit bir soğuk algınlığı olarak düşünelim. Doktora gitmeye üşendiniz, ilaç kutunuzu açtınız. Bir tane üzerinde firma adı, üretim ve son kullanma tarihleri yazan, prospektüsü de içinde olan ilaç kutusu var. Tarihi henüz geçmemiş, üreticisi belli, prospektüsünde de soğuk algınlığı tedavisine uygun olduğu yazıyor. Her zaman da kullandığınız, adı sanı bilinen bir ilaç. Bir tane de kutusuz, isimsiz, tarihsiz ve prospektüsü olmayan fakat diğer ilacın görüntüsüyle birer bir görünüme sahip bir ilaç var. Hangisini tercih edersiniz? Görüntüsü aynı olsa bile güvenebilir misiniz?
Bir başka örnek; diyelim ki ikinci el bir eşya alacaksınız. İki tane benzer özelliklerde ürünü kıyaslıyorsunuz. Fiyatlar aynı ancak birinin garantisinin ne zaman tamamlanacağı, üreticisi ve nereden alındığı belliyken diğerinde bu bilgilerin hiçbiri mevcut değil. Görsel olarak birebir olsalar hatta garantisinin ne zaman tamamlanacağı belli olmayan ürünün fiyatı daha uygun bile olsa tercih etmezsiniz diye tahmin ediyorum.
Bu kadar basit iki örnekte dikkat ettiğimiz kriterler ürünün geçmişine dair elde edebileceğimiz maksimum bilgi oldu. Çünkü ürünü gönül rahatlığıyla kullanmak ve ürünü kullandığımızda bir sorunla karşılaşırsak karşımızda bir muhatap bulmak istiyoruz.
Peki söz konusu gıda olunca; üreticisi, üretim ve son kullanma tarihi, içeriği belli, ilgili bakanlıklar tarafından rutin şekilde kontrol edilen, çeşitli laboratuvar analizlerine tabi tutulan, hijyenik ortamda üretilen, ürünle ilgili bir sorun yaşadığımızda etiketi sayesinde karşımızda bir muhatap bulabildiğimiz ürünü tercih etmek yerine; neden nereden geldiği, nerede üretildiği, hangi koşullarda üretildiği belli olmayan ve belki de hayatımızın sonuna kadar bir daha görmeyeceğimiz bir satıcının sattığı gıdayı almayı tercih ediyoruz?
Belki de önyargıları yıkmanın vakti gelmiştir... Yorumu size bırakıyorum.
6 Aralık 2018 Perşembe
3 Aralık 2018 Pazartesi
Çocuklarda Obezite Tehlikesi! Neler Yapabiliriz?
Herkese Merhaba,
Bugün yine takip ettiğim kaynaklardan birinde denk geldiğim çok güzel bir bilgiseli sizlerle paylaşacağım.
Hepimizin bildiği gibi dünyada obezite her geçen gün yaygınlaşıyor. Uzmanlar önümüzdeki yıllarda her üç Avrupalı çocuktan birinin obez olacağını öngörüyor. Değişen ebeveyn davranışlarının ve yanlış yönlendirmelerin de bu durumda çok büyük etkisi var. Çocuklara sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmak da bir ebeveyn görevi. Üstelik sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanmak obezitenin önüne geçmenin yanı sıra, uzun vadede diyabet ve kalp hastalıklarını riskini de azaltacaktır. Yine uzmanlar erken yaşta kazanılan sağlıklı beslenme alışkanlığı sayesinde obezite riskinin %60'a kadar azaldığını, ayrıca kanser, 2-tip diyabet, kalp krizi, uyku apnesi, yüksek kan basıncı ve erken ölüm riskini de minimuma indirdiğini söylüyor. Peki çocuklarımıza bu konuda nasıl yardımcı olabilir, onları nasıl yönlendirebiliriz?
1- Kendilerine güvenmelerine ve güçlü olmalarına yardımcı olun!
Bir çocuk için her şeyden önemlisi bu durumun psikolojik ağırlığını üzerinde hissetmemesidir.
Eğer çocuğunuza kilosuyla ilgili baskıda bulunur ve onun kendisini kilosundan dolayı kötü hissetmesine sebep olursanız uzun vadede çok daha büyük bir zarar vermiş olursunuz. Onları kalori yakmaya yönelik aktiviteler konusunda daha farklı yollarla cesaretlendirin, kilolarını öne sürmeyin.

2- Örnek olun!
Birlikte aktivite yapın. Örneğin birlikte yürüyüşe ve koşuya çıkın, bir spor aktivitesini birlikte gerçekleştirin. Çocuklar yetişkinlerin davranışlarına özenme ve taklit etme eğilimindedir. Siz spor yaparsanız ve bunun ne kadar eğlenceli bir aktivite olduğuna çocuğunuzu inandırırsanız, kendisi de isteyerek bu aktivitelere katılacaktır.

3- Birlikte market alışverişine çıkın!
Alışveriş listenizde poşeti doldurmanıza o da yardım etsin. Sebze meyve reyonuna geldiğinizde istediği sebzeyi onun seçmesini bir dahaki menüde o sebzeyi deneyeceğinizi söyleyin. Çocuklar yeniliklere ve içinde küçük oyunlar barındıran aktivitelere daha çok ilgi duyar. Bu şekilde daha önce yemediği bir sebzeyi denemesini ve sevmesini sağlayabilirsiniz.

4- Birlikte yemek yapın!
Evet özellikle çalışan anneler için bazen dışardan söylemek büyük kolaylık olabilir fakat çocuğumuz ve kendi sağlığımız için en iyisi her zaman yemeğimizi kendimiz pişirmek olacaktır. Böylesi hem daha ucuz, hem de çocuklarla birlikte gerçekleştirilen eğlenceli bir aktivite olacaktır. Özellikle bir sebze yemeğini çocuğunuzla pişirirseniz, yapım aşamasına kendisi de dahil olduğu için o yemeği yemesi daha kolay hale gelir.

5- Yemeği birlikte yiyin!
Bazen yemek saatleri birbirine hiç uymayabilir ve evdeki tüm bireyler ayrı ayrı yemek zorunda kalabilir. Fakat ortak bir yemek saati belirleyip birlikte yemek yemek hem yediklerinizle çocuklarınıza örnek olmanız hem de onun yeme alışkanlıklarını daha iyi gözlemlemeniz açısından faydalı olacaktır.
6- Daha küçük porsiyonlar hazırlayın!
Özellikle gelişim çağında tüm vitamin ve mineralleri ihtiyaç duyduğu kadar alabilmesi için gün içinde farklı besinlerden oluşan sık porsiyonlar çocuğunuzun sağlığını olumlu destekleyecektir. Bununla birlikte arada küçük kaçamaklar yapmak için de küçük porsiyonlu tüketime geçiş fikri ideal olabilir.

7- Yemekleri ödül olarak kullanmaktan vazgeçin!
Bir etiket, bir oyuncak, bir oyun ödül olabilir. Ancak yemek bir ödül değil yaşamsal bir gereksinimdir. Bu yüzden çocuklarınızı iyi davranışları için bir dilim pasta veya bir paket çikolatayla ödüllendirmeyin.
8- Su içmeye teşvik edin!
Hayatımız boyunca en zor edindiğimiz alışkanlıklardan biri de bu. Çocuk yaşta su içmeyi alışkanlık haline getirmek daha kolaydır. Şekerli içeceklerdense su içmeye yönlendirin. Bunun için ona ait seveceği tasarımda bir şişe suyu gün içinde tamamen içip bitirmesini yine ona oyun gibi empoze edebilir, bu oyuna siz de katılıp onunla yarışabilirsiniz.

9- Ekrandan uzak tutun!
Günümüz ebeveyninin en büyük hatası, çocuğu tembelleştiren tabletle vakit geçirme alışkanlığı. 2-2.5 yaşından itibaren artık tüm çocukların mükemmel birer tablet ve telefon kullanıcısı olduğunu görüyoruz. Uzun vadede çocuğunuzun kapasitesini kısıtlayan bu alışkanlık aynı zamanda çocuğu hareketsizliğe yöneltiyor. Hem fiziksel hem mental anlamda zarar veriyor. Teknoloji çağında tamamen yasaklamanız doğru olmasa da azaltmasına yardımcı olabilir, belli saatlerde kullanmasına izin verebilirsiniz.

10- Yeteri kadar uyumasına özen gösterin!
Gereğinden fazla uyku metabolizmanın yavaşlamasına, az uyku ise büyümenin yavaşlamasına yol olacaktır. Çocuğunuzun yaş aralığına göre doktorundan günde kaç saat uyuması gerektiğini öğrenebilirsiniz.

Bilgilendirici bir yazı olduğunu düşünüyorum. Bu bilgiler tabi ki bir doktor kontrolünde kilo verirken size yardımı dokunacak ipuçları. Eğer çocuğunuzda olması gerekenden fazla bir kilo olduğunu gözlemliyorsanız yapmanız gereken ilk iş durumu bir uzmanla paylaşmaktır. Tüm bu bilgiler tedavi sürecinde size yardımcı olabilecek ve işinizi kolaylaştıracak ufak tüyolar. Umarım faydalanabileceğiniz bir yazı olmuştur.
Hoşçakalın...
Bugün yine takip ettiğim kaynaklardan birinde denk geldiğim çok güzel bir bilgiseli sizlerle paylaşacağım.
Hepimizin bildiği gibi dünyada obezite her geçen gün yaygınlaşıyor. Uzmanlar önümüzdeki yıllarda her üç Avrupalı çocuktan birinin obez olacağını öngörüyor. Değişen ebeveyn davranışlarının ve yanlış yönlendirmelerin de bu durumda çok büyük etkisi var. Çocuklara sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmak da bir ebeveyn görevi. Üstelik sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanmak obezitenin önüne geçmenin yanı sıra, uzun vadede diyabet ve kalp hastalıklarını riskini de azaltacaktır. Yine uzmanlar erken yaşta kazanılan sağlıklı beslenme alışkanlığı sayesinde obezite riskinin %60'a kadar azaldığını, ayrıca kanser, 2-tip diyabet, kalp krizi, uyku apnesi, yüksek kan basıncı ve erken ölüm riskini de minimuma indirdiğini söylüyor. Peki çocuklarımıza bu konuda nasıl yardımcı olabilir, onları nasıl yönlendirebiliriz?
1- Kendilerine güvenmelerine ve güçlü olmalarına yardımcı olun!
Bir çocuk için her şeyden önemlisi bu durumun psikolojik ağırlığını üzerinde hissetmemesidir.
Eğer çocuğunuza kilosuyla ilgili baskıda bulunur ve onun kendisini kilosundan dolayı kötü hissetmesine sebep olursanız uzun vadede çok daha büyük bir zarar vermiş olursunuz. Onları kalori yakmaya yönelik aktiviteler konusunda daha farklı yollarla cesaretlendirin, kilolarını öne sürmeyin.

2- Örnek olun!
Birlikte aktivite yapın. Örneğin birlikte yürüyüşe ve koşuya çıkın, bir spor aktivitesini birlikte gerçekleştirin. Çocuklar yetişkinlerin davranışlarına özenme ve taklit etme eğilimindedir. Siz spor yaparsanız ve bunun ne kadar eğlenceli bir aktivite olduğuna çocuğunuzu inandırırsanız, kendisi de isteyerek bu aktivitelere katılacaktır.

3- Birlikte market alışverişine çıkın!
Alışveriş listenizde poşeti doldurmanıza o da yardım etsin. Sebze meyve reyonuna geldiğinizde istediği sebzeyi onun seçmesini bir dahaki menüde o sebzeyi deneyeceğinizi söyleyin. Çocuklar yeniliklere ve içinde küçük oyunlar barındıran aktivitelere daha çok ilgi duyar. Bu şekilde daha önce yemediği bir sebzeyi denemesini ve sevmesini sağlayabilirsiniz.

4- Birlikte yemek yapın!
Evet özellikle çalışan anneler için bazen dışardan söylemek büyük kolaylık olabilir fakat çocuğumuz ve kendi sağlığımız için en iyisi her zaman yemeğimizi kendimiz pişirmek olacaktır. Böylesi hem daha ucuz, hem de çocuklarla birlikte gerçekleştirilen eğlenceli bir aktivite olacaktır. Özellikle bir sebze yemeğini çocuğunuzla pişirirseniz, yapım aşamasına kendisi de dahil olduğu için o yemeği yemesi daha kolay hale gelir.

5- Yemeği birlikte yiyin!
Bazen yemek saatleri birbirine hiç uymayabilir ve evdeki tüm bireyler ayrı ayrı yemek zorunda kalabilir. Fakat ortak bir yemek saati belirleyip birlikte yemek yemek hem yediklerinizle çocuklarınıza örnek olmanız hem de onun yeme alışkanlıklarını daha iyi gözlemlemeniz açısından faydalı olacaktır.
6- Daha küçük porsiyonlar hazırlayın!
Özellikle gelişim çağında tüm vitamin ve mineralleri ihtiyaç duyduğu kadar alabilmesi için gün içinde farklı besinlerden oluşan sık porsiyonlar çocuğunuzun sağlığını olumlu destekleyecektir. Bununla birlikte arada küçük kaçamaklar yapmak için de küçük porsiyonlu tüketime geçiş fikri ideal olabilir.

7- Yemekleri ödül olarak kullanmaktan vazgeçin!
Bir etiket, bir oyuncak, bir oyun ödül olabilir. Ancak yemek bir ödül değil yaşamsal bir gereksinimdir. Bu yüzden çocuklarınızı iyi davranışları için bir dilim pasta veya bir paket çikolatayla ödüllendirmeyin.
8- Su içmeye teşvik edin!
Hayatımız boyunca en zor edindiğimiz alışkanlıklardan biri de bu. Çocuk yaşta su içmeyi alışkanlık haline getirmek daha kolaydır. Şekerli içeceklerdense su içmeye yönlendirin. Bunun için ona ait seveceği tasarımda bir şişe suyu gün içinde tamamen içip bitirmesini yine ona oyun gibi empoze edebilir, bu oyuna siz de katılıp onunla yarışabilirsiniz.
9- Ekrandan uzak tutun!
Günümüz ebeveyninin en büyük hatası, çocuğu tembelleştiren tabletle vakit geçirme alışkanlığı. 2-2.5 yaşından itibaren artık tüm çocukların mükemmel birer tablet ve telefon kullanıcısı olduğunu görüyoruz. Uzun vadede çocuğunuzun kapasitesini kısıtlayan bu alışkanlık aynı zamanda çocuğu hareketsizliğe yöneltiyor. Hem fiziksel hem mental anlamda zarar veriyor. Teknoloji çağında tamamen yasaklamanız doğru olmasa da azaltmasına yardımcı olabilir, belli saatlerde kullanmasına izin verebilirsiniz.
10- Yeteri kadar uyumasına özen gösterin!
Gereğinden fazla uyku metabolizmanın yavaşlamasına, az uyku ise büyümenin yavaşlamasına yol olacaktır. Çocuğunuzun yaş aralığına göre doktorundan günde kaç saat uyuması gerektiğini öğrenebilirsiniz.
Bilgilendirici bir yazı olduğunu düşünüyorum. Bu bilgiler tabi ki bir doktor kontrolünde kilo verirken size yardımı dokunacak ipuçları. Eğer çocuğunuzda olması gerekenden fazla bir kilo olduğunu gözlemliyorsanız yapmanız gereken ilk iş durumu bir uzmanla paylaşmaktır. Tüm bu bilgiler tedavi sürecinde size yardımcı olabilecek ve işinizi kolaylaştıracak ufak tüyolar. Umarım faydalanabileceğiniz bir yazı olmuştur.
Hoşçakalın...
29 Kasım 2018 Perşembe
Detox Yapıyoruz, Toksinlerden Arınıyoruz! Acaba Gerçekten İşe Yarıyor Mu?
Herkese yeniden merhaba!
Gıda gündemiyle ilgili araştırma yaparken EUFIC resmi sayfasında yayınlanmış çok güzel bir yazıya denk geldim. Son yılların favori uygulaması detoksla ilgili olarak pek çok uluslararası kaynak kullanarak harika bir bilgisel hazırlamışlar. Sizlerin de faydalanabilmesi için kısa bir versiyonunu türkçeye çevirip paylaşacağım. Keyifli okumalar!

Detoks son yıllarda favori bir uygulama haline geldi.
Kısaca; vücuttaki toksinleri atmaya yardımcı olan, kilo vermeyi sağlayan ve cildi daha parlak gösteren kısa süreli bir beslenme şekli ya da diyet olarak tanımlayabiliriz. Bu detokslar belli bir süre hiç yemek yememe, paketli gıda tüketimini durdurma, şekeri kesme ya da tek tip gıdayla beslenme gibi farklı kollara ayrılabiliyor. Bazı detokslarda temiz beslenme dediğimiz tarza uygun şekilde, sebze meyve ağırlıklı ve şeker, kafein gibi spesifik bazı ürünlerden uzak duracak şekilde ilerlerken; bazılarında toksin atmaya yardımcı olduğuna inanılan bazı gıdalar tüketilerek diyet uygulanır.
Peki detoksla ilgili gerçek nedir?
Toksinlerin vücuttan atılması görevini bağırsaklarımız ve karaciğerimiz üstlenir. Bu görevi; uyguladığınız herhangi bir diyetten bağımsız olarak yani aslında bir vücut fonksiyonu olarak gerçekleştirirler. Bir vücut fonksiyonunun %100 işlevsel şekilde işleyebilmesi de günlük olarak ihtiyaç duyduğunuz tüm besin değerlerine ulaştığınızda mümkündür. Bu açıdan incelendiğinde sebze ve meyve tüketimini baz alan diyetler elbette ki insan sağlığını destekler niteliktedir fakat tek tip sebzeye dayalı diyetler (örneğin kabak detoksu veya lahana detoksu) vücudumuzun ihtiyaç duyduğu tüm besin değerlerini sağlayamadığı için toksinlerin vücuttan istenildiği şekilde atılmasına yardımcı olmadığı gibi sağlığınızı da olumsuz etkileyebilir.

Vücudumuzun şeker detoksuna ihtiyacı var mı?
En yaygın diyet uygulamalarından biri de şekerden uzak durmaya dayalı olanlardır. Özellikle medyada toksik, zehirli hatta bağımlılık yapan bir gıda olarak anıldığı için şekere karşı ciddi bir önyargı söz konusu diyebiliriz. Aslında şeker vücudunuzun izin verdiği oranda tükettiğinizde toksik bir etkiye sahip değildir. Fakat pek çok insan bu sınır konusunda bilinçsiz olduğu için genel olarak gereğinden fazla şeker tüketmektedir ve şekeri zararlı haline getiren de bu bilinçsiz tüketimdir. Bu tip bir bilinçsiz tüketim hem obeziteye sebep olabilir, hem de fiziksel pek çok hasara sebep olabilir (diş çürümesi gibi). Dolayısıyla aslında sıfır şeker detoksu yapmak yerine şeker tüketimini düzenlemek ve ve dikkatli tüketmek daha eğlenceli bir çözüm olabilir.

Peki meyvelerdeki şeker de detoks programına dahil edilmeli midir?
Bildiğimiz üzere meyveler de kendi doğallığında şeker içermektedir. Meyve şekeri literatürde fruktoz olarak geçmektedir. Meyveler büyük oranda lif de içerdikleri ve lif içeriği doğal şekerin vücudumuzdaki sindirimine çok büyük katkı sağladığı için aslında meyve kendi içinde büyük bir dengeye sahiptir. Yani meyve tükettiğinizde vücudunuza doğal şeker almış oluyorsunuz fakat bunu sindirmeye yardımcı lifi de almış olduğunuz için diyetinizde olumsuzluk yaratmıyor. Tabi yine tüketim miktarının önemi burada çok yüksek. En sağlıklı gıda bile fazla tüketimle vücudunuz için toksik etki yaratabilir.
Şeker tüketiminde dikkat etmemiz gereken oran nedir?
Dünya Sağlık Örgütü bize bu konuda genel bir bilgi veriyor. Serbest şeker tüketimi için (burada hazır meyve sularının, gıdalara ve atıştırmalıklara eklenen şekerden bahsediyoruz) günlük aldığınız kolarinin %10'undan az olması tavsiye ediliyor. Genel itibariyle yetişkin birisi için 12 çay kaşığı (50 gram), 9-13 yaş grubundaki birisi için 10 çay kaşığı (45 gram), 4-8 yaş grubu için 8 çay kaşığı (40 gram) gibi düşünülebilir.

Tüm bu bilgilerden vardığımız sonuç; toksinlerden arınma işini bağırsaklarınıza ve karaciğerinize bırakın!
Yazıda da belirttiğimiz gibi toksinleri vücuttan atmak için görevli iki organımız var. Tüm organlar gibi bağırsak ve karaciğerin de etkinliği sizin günlük tüketiminizi dengeli yapmanıza bağlıdır. Dengeli bir beslenme günlük ihtiyaç duyduğunuz besin değerlerini doğru bir şekilde alırsanız zaten bu organlar görevini yerine getirecek ve toksin maddeleri vücudunuzda barındırmayacaktır. Buna ek olarak kilo almak veya vücudunuza fazladan toksin madde yüklemek istemiyorsanız tüm gıdalar için fazla tüketimden kaçınmanız gerekiyor.
Dengeli beslenin, ihtiyaç duyduğunuz kadar beslenin ve gerisini organlarınıza bırakın!
Kaynak : https://www.eufic.org/en/healthy-living/article/detoxing-does-it-really-work
Gıda gündemiyle ilgili araştırma yaparken EUFIC resmi sayfasında yayınlanmış çok güzel bir yazıya denk geldim. Son yılların favori uygulaması detoksla ilgili olarak pek çok uluslararası kaynak kullanarak harika bir bilgisel hazırlamışlar. Sizlerin de faydalanabilmesi için kısa bir versiyonunu türkçeye çevirip paylaşacağım. Keyifli okumalar!
Detoks son yıllarda favori bir uygulama haline geldi.
Kısaca; vücuttaki toksinleri atmaya yardımcı olan, kilo vermeyi sağlayan ve cildi daha parlak gösteren kısa süreli bir beslenme şekli ya da diyet olarak tanımlayabiliriz. Bu detokslar belli bir süre hiç yemek yememe, paketli gıda tüketimini durdurma, şekeri kesme ya da tek tip gıdayla beslenme gibi farklı kollara ayrılabiliyor. Bazı detokslarda temiz beslenme dediğimiz tarza uygun şekilde, sebze meyve ağırlıklı ve şeker, kafein gibi spesifik bazı ürünlerden uzak duracak şekilde ilerlerken; bazılarında toksin atmaya yardımcı olduğuna inanılan bazı gıdalar tüketilerek diyet uygulanır.
Peki detoksla ilgili gerçek nedir?
Toksinlerin vücuttan atılması görevini bağırsaklarımız ve karaciğerimiz üstlenir. Bu görevi; uyguladığınız herhangi bir diyetten bağımsız olarak yani aslında bir vücut fonksiyonu olarak gerçekleştirirler. Bir vücut fonksiyonunun %100 işlevsel şekilde işleyebilmesi de günlük olarak ihtiyaç duyduğunuz tüm besin değerlerine ulaştığınızda mümkündür. Bu açıdan incelendiğinde sebze ve meyve tüketimini baz alan diyetler elbette ki insan sağlığını destekler niteliktedir fakat tek tip sebzeye dayalı diyetler (örneğin kabak detoksu veya lahana detoksu) vücudumuzun ihtiyaç duyduğu tüm besin değerlerini sağlayamadığı için toksinlerin vücuttan istenildiği şekilde atılmasına yardımcı olmadığı gibi sağlığınızı da olumsuz etkileyebilir.

Vücudumuzun şeker detoksuna ihtiyacı var mı?
En yaygın diyet uygulamalarından biri de şekerden uzak durmaya dayalı olanlardır. Özellikle medyada toksik, zehirli hatta bağımlılık yapan bir gıda olarak anıldığı için şekere karşı ciddi bir önyargı söz konusu diyebiliriz. Aslında şeker vücudunuzun izin verdiği oranda tükettiğinizde toksik bir etkiye sahip değildir. Fakat pek çok insan bu sınır konusunda bilinçsiz olduğu için genel olarak gereğinden fazla şeker tüketmektedir ve şekeri zararlı haline getiren de bu bilinçsiz tüketimdir. Bu tip bir bilinçsiz tüketim hem obeziteye sebep olabilir, hem de fiziksel pek çok hasara sebep olabilir (diş çürümesi gibi). Dolayısıyla aslında sıfır şeker detoksu yapmak yerine şeker tüketimini düzenlemek ve ve dikkatli tüketmek daha eğlenceli bir çözüm olabilir.

Peki meyvelerdeki şeker de detoks programına dahil edilmeli midir?
Bildiğimiz üzere meyveler de kendi doğallığında şeker içermektedir. Meyve şekeri literatürde fruktoz olarak geçmektedir. Meyveler büyük oranda lif de içerdikleri ve lif içeriği doğal şekerin vücudumuzdaki sindirimine çok büyük katkı sağladığı için aslında meyve kendi içinde büyük bir dengeye sahiptir. Yani meyve tükettiğinizde vücudunuza doğal şeker almış oluyorsunuz fakat bunu sindirmeye yardımcı lifi de almış olduğunuz için diyetinizde olumsuzluk yaratmıyor. Tabi yine tüketim miktarının önemi burada çok yüksek. En sağlıklı gıda bile fazla tüketimle vücudunuz için toksik etki yaratabilir.
Şeker tüketiminde dikkat etmemiz gereken oran nedir?
Dünya Sağlık Örgütü bize bu konuda genel bir bilgi veriyor. Serbest şeker tüketimi için (burada hazır meyve sularının, gıdalara ve atıştırmalıklara eklenen şekerden bahsediyoruz) günlük aldığınız kolarinin %10'undan az olması tavsiye ediliyor. Genel itibariyle yetişkin birisi için 12 çay kaşığı (50 gram), 9-13 yaş grubundaki birisi için 10 çay kaşığı (45 gram), 4-8 yaş grubu için 8 çay kaşığı (40 gram) gibi düşünülebilir.

Tüm bu bilgilerden vardığımız sonuç; toksinlerden arınma işini bağırsaklarınıza ve karaciğerinize bırakın!
Yazıda da belirttiğimiz gibi toksinleri vücuttan atmak için görevli iki organımız var. Tüm organlar gibi bağırsak ve karaciğerin de etkinliği sizin günlük tüketiminizi dengeli yapmanıza bağlıdır. Dengeli bir beslenme günlük ihtiyaç duyduğunuz besin değerlerini doğru bir şekilde alırsanız zaten bu organlar görevini yerine getirecek ve toksin maddeleri vücudunuzda barındırmayacaktır. Buna ek olarak kilo almak veya vücudunuza fazladan toksin madde yüklemek istemiyorsanız tüm gıdalar için fazla tüketimden kaçınmanız gerekiyor.
Dengeli beslenin, ihtiyaç duyduğunuz kadar beslenin ve gerisini organlarınıza bırakın!
Kaynak : https://www.eufic.org/en/healthy-living/article/detoxing-does-it-really-work
Etiketler:
%100 doğal,
analiz,
araştırma,
bakanlık,
detoks,
detoks yapma,
diyet,
Gıda,
katkı maddeleri,
kodeks,
meyve,
obezite,
rapor,
sağlık,
şeker,
yararları,
yurtdışı,
zararları
17 Kasım 2017 Cuma
Gıdayla İlgili Müthiş Bir Yenilik
Herkese Merhaba!
Bugün burada gıda sektöründe uygulamaya koyulması beklenen bir yenilikten bahsedeceğim. Devrim niteliğinde olduğunu düşündüğüm bu uygulamaya bir dergiyi karıştırırken denk geldim ve hakkında biraz araştırma yaptıktan sonra sizlerle de paylaşmak istedim.
Hepimizin bildiği üzere sebze ve meyvenin en tazesine ulaşmak gelişmiş ülkelerde epey zorlaştı. Tarlalardan hale, halden pazara ve marketlere ve oradan evlerimize gelene kadar uzun süre taşınan sebze ve meyvelerin evimizdeki ömürleri çok kısa oluyor. Bu süreyi uzatmak için buzdolabından faydalanıyoruz fakat o da bir yere kadar.
Biz gıda mühendislerinin de aslında en büyük amaçlarından biri, gıdaların raf ömrünü kalitesini de koruyacak şekilde mümkün mertebe uzatabilmek. Bunun için yıllardır pek çok gıda grubunda çeşitli çalışmalar yapılmış ve faydaları da görülmüştür. Fakat öyle bir çalışma düşünün ki, sizin gözünüzle görmediğiniz sihirli bir kılıf meyve ve sebzelere giydirilmiş olsun, bunu tüketmenin size hiçbir zararı olmasın ve bu sayede birkaç günlük ömrü olan pek çok sebze meyveyi haftalarca saklama imkanınız olsun. California'da kurulan Apeel isimli bir şirkette meslektaşlarımız bunu başardı. Üstelik gıda güvenliği konusunda önemli bir otorite olan FDA'nın da onayını aldı ve önümüzdeki yıl organik ürünlerde kullanılmak üzere çalışmalara başladılar.
Uygulamadan kısaca bahsetmek gerekirse, birkaç değerli gıdanın yağlarını çıkartıp bu yağları bir çeşit toza dönüştürmüşler. Sonrasında bu tozu suda eritip jel gibi bir kıvam elde etmişler. İşte bu jelle sebze ve meyvelerin üzerini adeta koruyucu bir kılıf gibi kaplıyorlar ve bu sayede gıdanın neminin dşarı çıkmasına, mikroorganizmaların da gıdanın içine girmesine engel oluyorlar. Böylelikle gıda kalitesini de koruyarak ve tüketici tarafından tadında bir değişiklik hissedilmeksizin, birkaç haftaya kadar daha uzun raf ömrüne sahip oluyor. Özellikle yurtdışından gelen sebze ve meyveler veya çok kısa raf ömrüne sahip muz, avokado, çilek gibi meyveler için kullanılıp başarılı sonuçlar elde edilmiş. Aşağıda bu işlem görmüş ve işlem görmemiş iki grup çileğin 5. gündeki durumlarını gösteren bir görsel var, farkı kendi gözlerinizle görebilirsiniz.
California'da kurulmuş bu şirketle ve uygulamalarıyla ilgili detaylı bilgi edinmek isterseniz websitesini de yazının sonuna ekleyeceğim, linkten ulaşabilirsiniz. Linkteki Edipeel başlığında uygulama yapılmış ve yapılmamış gıdaların zamana bağlı değişimini anlatan bir video var, telif haklarından dolayı paylaşmadım, arzu ederseniz siteden izleyebilirsiniz. Görüntüler gerçekten insana hayret veriyor.
Bir gıda mühendisi olarak böyle uygulamalar beni fazlasıyla heyecanlandırıyor ve gıda mühendisliği bilgilerinin işlevselliğini görmek de bir o kadar mutlu ediyor. Teoride bu tip işlemlerin uygulanabilirliğini eğitim hayatımız boyunca hep konuşmuştuk fakat pratikte uygulanabilir hale geldiğini görmek, gıda mühendisliğinin gelişen teknolojilerle ne kadar entegre şekilde ilerlediğinin bir göstergesi.
Umarım keyifle okuduğunuz bir yazı olmuştur, herkese keyifli günler dilerim!
Kaynak: National Geographic Türkiye Kasım 2017
Bahsettiğim şirketin websitesi: http://apeelsciences.com/
Bugün burada gıda sektöründe uygulamaya koyulması beklenen bir yenilikten bahsedeceğim. Devrim niteliğinde olduğunu düşündüğüm bu uygulamaya bir dergiyi karıştırırken denk geldim ve hakkında biraz araştırma yaptıktan sonra sizlerle de paylaşmak istedim.
Hepimizin bildiği üzere sebze ve meyvenin en tazesine ulaşmak gelişmiş ülkelerde epey zorlaştı. Tarlalardan hale, halden pazara ve marketlere ve oradan evlerimize gelene kadar uzun süre taşınan sebze ve meyvelerin evimizdeki ömürleri çok kısa oluyor. Bu süreyi uzatmak için buzdolabından faydalanıyoruz fakat o da bir yere kadar.
Biz gıda mühendislerinin de aslında en büyük amaçlarından biri, gıdaların raf ömrünü kalitesini de koruyacak şekilde mümkün mertebe uzatabilmek. Bunun için yıllardır pek çok gıda grubunda çeşitli çalışmalar yapılmış ve faydaları da görülmüştür. Fakat öyle bir çalışma düşünün ki, sizin gözünüzle görmediğiniz sihirli bir kılıf meyve ve sebzelere giydirilmiş olsun, bunu tüketmenin size hiçbir zararı olmasın ve bu sayede birkaç günlük ömrü olan pek çok sebze meyveyi haftalarca saklama imkanınız olsun. California'da kurulan Apeel isimli bir şirkette meslektaşlarımız bunu başardı. Üstelik gıda güvenliği konusunda önemli bir otorite olan FDA'nın da onayını aldı ve önümüzdeki yıl organik ürünlerde kullanılmak üzere çalışmalara başladılar.
Uygulamadan kısaca bahsetmek gerekirse, birkaç değerli gıdanın yağlarını çıkartıp bu yağları bir çeşit toza dönüştürmüşler. Sonrasında bu tozu suda eritip jel gibi bir kıvam elde etmişler. İşte bu jelle sebze ve meyvelerin üzerini adeta koruyucu bir kılıf gibi kaplıyorlar ve bu sayede gıdanın neminin dşarı çıkmasına, mikroorganizmaların da gıdanın içine girmesine engel oluyorlar. Böylelikle gıda kalitesini de koruyarak ve tüketici tarafından tadında bir değişiklik hissedilmeksizin, birkaç haftaya kadar daha uzun raf ömrüne sahip oluyor. Özellikle yurtdışından gelen sebze ve meyveler veya çok kısa raf ömrüne sahip muz, avokado, çilek gibi meyveler için kullanılıp başarılı sonuçlar elde edilmiş. Aşağıda bu işlem görmüş ve işlem görmemiş iki grup çileğin 5. gündeki durumlarını gösteren bir görsel var, farkı kendi gözlerinizle görebilirsiniz.
California'da kurulmuş bu şirketle ve uygulamalarıyla ilgili detaylı bilgi edinmek isterseniz websitesini de yazının sonuna ekleyeceğim, linkten ulaşabilirsiniz. Linkteki Edipeel başlığında uygulama yapılmış ve yapılmamış gıdaların zamana bağlı değişimini anlatan bir video var, telif haklarından dolayı paylaşmadım, arzu ederseniz siteden izleyebilirsiniz. Görüntüler gerçekten insana hayret veriyor.
Bir gıda mühendisi olarak böyle uygulamalar beni fazlasıyla heyecanlandırıyor ve gıda mühendisliği bilgilerinin işlevselliğini görmek de bir o kadar mutlu ediyor. Teoride bu tip işlemlerin uygulanabilirliğini eğitim hayatımız boyunca hep konuşmuştuk fakat pratikte uygulanabilir hale geldiğini görmek, gıda mühendisliğinin gelişen teknolojilerle ne kadar entegre şekilde ilerlediğinin bir göstergesi.
Umarım keyifle okuduğunuz bir yazı olmuştur, herkese keyifli günler dilerim!
Kaynak: National Geographic Türkiye Kasım 2017
Bahsettiğim şirketin websitesi: http://apeelsciences.com/
23 Temmuz 2017 Pazar
Günlük Süt Tüketimi ile İlgili
Herkese merhabalar!
Bugün kazanmamız gereken önemli bir alışkanlık olan süt tüketiminden bahsedeceğim.

Türk toplumu olan yerleşmiş çok yanlış bir algıya sahibiz. Sütün sadece çocuklar için bir gereksinim olduğunu düşünüp, belli bir yaştan sonra tüketmeyi ya azaltıyor ya da tamamen bırakıyoruz. Ülkemizde kişi başı süt tüketimi yıllık olarak ortalama 24 litre. Bu tüketimin 8 litresi paketli sütlerden oluşurken, geri kalanı açık satılan sütlerden oluşmakta. Mevsimsel olarak da bu oranın ciddi şekilde düşüşe uğradığı gözlemlenmiş. Örneğin yaz aylarında kış aylarına göre çok düşük seviyede süt tüketiyoruz. Peki süt gerçekten sadece çocuklar için mi bir ihtiyaç yoksa her yaşa hitap eden bir gıda mı?

Yukarıda görselde pek çok farklı gıdadan elde edebileceğiniz kalsiyum miktarları tablo olarak verilmiş. Bu tabloya bakarak şöyle bir yorum yapmak mümkün;
Bir bardak süt günlük ortalama kalsiyum ihtiyacımızın yarısını karşılıyor. Bildiğimiz üzere kalsiyum sadece çocuk gelişimi için değil, yetişkinler için de çok önemli bir mineraldir. Kemik sağlığı ve diş sağlığı için çok önemlidir. Özellikle yaşlılığa bağlı kemik erimesi gibi durumlarla karşılaşmamak için vücudumuzun yeteri kadar kalsiyum aldığına emin olmalıyız.
Buna ek olarak süt çok önemli bir protein kaynağıdır. Bir bardak süt, günlük ortalama ihtiyaç duyduğumuz proteinin %30una yakınını karşılamaktadır. Bu oran çocuklar için %35leri bulmaktadır. Ek olarak, Magnezyumun %18’ini, Fosforun %55’ini, Çinkonun %12’sini, İyotun %30’unu, A vitaminin %9’unu, B1 vitaminin %11’ini, B2 vitaminin %44’ünü, B6 vitaminin %13’ünü, B12 vitaminin %98’ini, Folatın %12’sini, Niasinin %16’sını karşılar.
Tüm bu vitamin ve mineraller vücudumuz için gerçekten çok kıymetlidir. Bu kuvvetli içeriğinden dolayı sütün birkaç temel faydasından bahsetmek gerekirse;
-kemik sağlığını destekler
-kan basıncını dengeler
-kas gelişimini destekler
-kolesterolü dengeler
-hücre ve doku oluşumunda rol alır
-tırnak ve saç oluşumunda rol alır.

Gördüğümüz üzere süt sadece çocuklar için değil; her yaşta insan için bir gerekliliktir. Et ve Süt Kurumu'na göre;
Günde bir bardak süt tüketmek yeterli ve dengeli beslenme için yeterli değildir. Yeterli ve dengeli bir beslenme için günde en az;
Bir gıda mühendisi adayı olarak tavsiyem, süt tüketiminizde paketli hazır sütleri tercih edin. Günlük süt de tüketseniz, UHT yani uzun ömürlü süt de tüketseniz, bunlar sağlığınız için yukarıdaki tüm gereklilikleri barındıran en sağlıklı sütlerdir. Hijyenik ortamlarda üretilip, defalarca analiz edilirler. Dışarıdan açık şekilde aldığınız sütler ise denetimsizdir. Bazen sadece evde kendi imkanlarınızla kaynatmanız yeterli olmayabilir ve çeşitli hastalıklara sebep olabilir. Bu yüzden her zaman paketli halde satılan sütleri tercih etmenizi tavsiye ederim.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Herkese iyi günler dilerim!
Instagram Adresim
KAYNAKLAR
http://www.esk.gov.tr
https://www.sutdunyasi.com/
Bugün kazanmamız gereken önemli bir alışkanlık olan süt tüketiminden bahsedeceğim.

Türk toplumu olan yerleşmiş çok yanlış bir algıya sahibiz. Sütün sadece çocuklar için bir gereksinim olduğunu düşünüp, belli bir yaştan sonra tüketmeyi ya azaltıyor ya da tamamen bırakıyoruz. Ülkemizde kişi başı süt tüketimi yıllık olarak ortalama 24 litre. Bu tüketimin 8 litresi paketli sütlerden oluşurken, geri kalanı açık satılan sütlerden oluşmakta. Mevsimsel olarak da bu oranın ciddi şekilde düşüşe uğradığı gözlemlenmiş. Örneğin yaz aylarında kış aylarına göre çok düşük seviyede süt tüketiyoruz. Peki süt gerçekten sadece çocuklar için mi bir ihtiyaç yoksa her yaşa hitap eden bir gıda mı?

Yukarıda görselde pek çok farklı gıdadan elde edebileceğiniz kalsiyum miktarları tablo olarak verilmiş. Bu tabloya bakarak şöyle bir yorum yapmak mümkün;
Bir bardak süt günlük ortalama kalsiyum ihtiyacımızın yarısını karşılıyor. Bildiğimiz üzere kalsiyum sadece çocuk gelişimi için değil, yetişkinler için de çok önemli bir mineraldir. Kemik sağlığı ve diş sağlığı için çok önemlidir. Özellikle yaşlılığa bağlı kemik erimesi gibi durumlarla karşılaşmamak için vücudumuzun yeteri kadar kalsiyum aldığına emin olmalıyız.
Buna ek olarak süt çok önemli bir protein kaynağıdır. Bir bardak süt, günlük ortalama ihtiyaç duyduğumuz proteinin %30una yakınını karşılamaktadır. Bu oran çocuklar için %35leri bulmaktadır. Ek olarak, Magnezyumun %18’ini, Fosforun %55’ini, Çinkonun %12’sini, İyotun %30’unu, A vitaminin %9’unu, B1 vitaminin %11’ini, B2 vitaminin %44’ünü, B6 vitaminin %13’ünü, B12 vitaminin %98’ini, Folatın %12’sini, Niasinin %16’sını karşılar.
Tüm bu vitamin ve mineraller vücudumuz için gerçekten çok kıymetlidir. Bu kuvvetli içeriğinden dolayı sütün birkaç temel faydasından bahsetmek gerekirse;
-kemik sağlığını destekler
-kan basıncını dengeler
-kas gelişimini destekler
-kolesterolü dengeler
-hücre ve doku oluşumunda rol alır
-tırnak ve saç oluşumunda rol alır.

Gördüğümüz üzere süt sadece çocuklar için değil; her yaşta insan için bir gerekliliktir. Et ve Süt Kurumu'na göre;
Günde bir bardak süt tüketmek yeterli ve dengeli beslenme için yeterli değildir. Yeterli ve dengeli bir beslenme için günde en az;
- Bebekler 750 g,
- Çocuklar 300-350 g,
- Gençler 350 g,
- Yetişkinler-yaşlılar 250-400 g,
- Hamile-emzikli kadınlar 500 g
içme sütü tüketilmelidir.
Bir gıda mühendisi adayı olarak tavsiyem, süt tüketiminizde paketli hazır sütleri tercih edin. Günlük süt de tüketseniz, UHT yani uzun ömürlü süt de tüketseniz, bunlar sağlığınız için yukarıdaki tüm gereklilikleri barındıran en sağlıklı sütlerdir. Hijyenik ortamlarda üretilip, defalarca analiz edilirler. Dışarıdan açık şekilde aldığınız sütler ise denetimsizdir. Bazen sadece evde kendi imkanlarınızla kaynatmanız yeterli olmayabilir ve çeşitli hastalıklara sebep olabilir. Bu yüzden her zaman paketli halde satılan sütleri tercih etmenizi tavsiye ederim.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Herkese iyi günler dilerim!
Instagram Adresim
KAYNAKLAR
http://www.esk.gov.tr
https://www.sutdunyasi.com/
10 Temmuz 2017 Pazartesi
Meyve Nektarı ile %100 Meyve Suyunun Farkı Nedir?
Herkese merhaba!
Bugün sizlere meyve nektarı ile %100 meyve suyunun farkından bahsedeceğim.

Meyve suyu ürünlerini içerdikleri meyve oranlarına göre çeşitli kategorilerde inceliyoruz. Temel olarak 4 tane kategori var. Bunlar, %100 meyve suyu, meyve nektarı, meyveli içecek ve aromalı içeceklerdir. Market raflarından genel olarak meyve suyu adı altında aldığımız ürünler ise meyve nektarı ve %100 meyve suyudur. Aslında en başta da ifade ettiğim gibi, bu ürünlerin farkı içerdikleri meyve miktarının farkından gelmektedir.
%100 meyve suyu dediğimiz ürünler, adından da anlaşılacağı gibi %100 oranında meyve içermektedir. Bir ürünün üzerinde bu ibareyi görüyorsanız %100 meyve içerdiğine emin olabilirsiniz çünkü bunun kontrolleri bakanlık tarafından yapılmaktadır ve bir ürünün %100 meyve suyu etiketine sahip olması için gerçekten de %100 meyve içermesi gerekmektedir.

Fakat her meyve bu şekilde üretime uygun değildir. Çok ekşi tada sahip olan vişne veya yoğun kıvama sahip olan şeftali gibi meyvelerin suyu, ekstra su kullanarak seyreltilmeli ve tat dengesini bozmamak için şeker eklenmelidir. Bu oranlar meyveden meyveye değişebilir ve hangi orana sahip olması gerektiği yine aynı şekilde kodekste ilgili yönetmelikle belirtilmiştir. Ortalama olarak bu değer %25-%99 aralığındadır.
Hangisini tercih edeceğiniz size kalmış. Bu noktada tercih kriteriniz, nektarda kullanılan ekstra işlenmiş şeker olabilir. İşlenmiş şeker tüketimiyle ilgili bir sınırlamanız varsa, sadece doğal meyve şekeri içeren %100 meyve sularını tercih edebilirsiniz.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Keyifli günler dilerim.
Kaynak: Meyve Suyu Endüstrisi Derneği Bilgi Merkezi
Beni instagramda da takip etmeyi unutmayın! ---> foodie.advices
Bugün sizlere meyve nektarı ile %100 meyve suyunun farkından bahsedeceğim.

Meyve suyu ürünlerini içerdikleri meyve oranlarına göre çeşitli kategorilerde inceliyoruz. Temel olarak 4 tane kategori var. Bunlar, %100 meyve suyu, meyve nektarı, meyveli içecek ve aromalı içeceklerdir. Market raflarından genel olarak meyve suyu adı altında aldığımız ürünler ise meyve nektarı ve %100 meyve suyudur. Aslında en başta da ifade ettiğim gibi, bu ürünlerin farkı içerdikleri meyve miktarının farkından gelmektedir.
%100 meyve suyu dediğimiz ürünler, adından da anlaşılacağı gibi %100 oranında meyve içermektedir. Bir ürünün üzerinde bu ibareyi görüyorsanız %100 meyve içerdiğine emin olabilirsiniz çünkü bunun kontrolleri bakanlık tarafından yapılmaktadır ve bir ürünün %100 meyve suyu etiketine sahip olması için gerçekten de %100 meyve içermesi gerekmektedir.

Fakat her meyve bu şekilde üretime uygun değildir. Çok ekşi tada sahip olan vişne veya yoğun kıvama sahip olan şeftali gibi meyvelerin suyu, ekstra su kullanarak seyreltilmeli ve tat dengesini bozmamak için şeker eklenmelidir. Bu oranlar meyveden meyveye değişebilir ve hangi orana sahip olması gerektiği yine aynı şekilde kodekste ilgili yönetmelikle belirtilmiştir. Ortalama olarak bu değer %25-%99 aralığındadır.
Hangisini tercih edeceğiniz size kalmış. Bu noktada tercih kriteriniz, nektarda kullanılan ekstra işlenmiş şeker olabilir. İşlenmiş şeker tüketimiyle ilgili bir sınırlamanız varsa, sadece doğal meyve şekeri içeren %100 meyve sularını tercih edebilirsiniz.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Keyifli günler dilerim.
Kaynak: Meyve Suyu Endüstrisi Derneği Bilgi Merkezi
Beni instagramda da takip etmeyi unutmayın! ---> foodie.advices
Etiketler:
%100 doğal,
bakanlık,
doğal,
kodeks,
meyve,
meyve suyu,
nektar
9 Temmuz 2017 Pazar
Her Yerde Denize Girilir Mi?
Herkese merhaba!
Uzun bir ara vermek zorunda kaldığım blog yazılarıma, yaz tatilinin başlaması sayesinde devam etmeye karar verdim.
Yaz aylarının gelmesiyle birlikte açılan tatil sezonu bizlere ilk olarak deniz, kum, güneş üçlüsünü hatırlatıyor. Özellikle İstanbul'da nemin de etkisiyle hissedilen sıcaklıkların 40 derecelere ulaşmasıyla birlikte, neredeyse gördüğümüz küçücük bir su birikintisine atlayasımız geliyor. Yaz tatilini Ege sahillerinde veya Akdeniz koylarında geçiremeyenler için, İstanbul'daki plajlar tercih edilmeye başladı. Fakat serinleyebilmek adına, her denize girilmesi doğru mudur ya da herhangi bir şekilde sağlığımızı olumsuz etkiler mi? Bugünkü yazımda bu konuyu ele almaya çalışacağım.
Öncelikle şunu bilmek gerekir ki deniz suyu sağlığınızı iki şekilde bozabilir. Birincisi su yutmanız sonucu, eğer su kirliyse mikroplardan dolayı hastalanabilirsiniz. İkincisi ise kadın iseniz ve yine girdiğiniz suda mikrop varsa kadın hastalıklarına yakalanabilirsiniz.
Birincisi herkesi etkileyen bir durumdur ve sıklıkla da rastlanır. Yuttuğumuz bu sularda mikrop varsa genellikle sindirim sistemimizi etkiler ve karın ağrısı, ishal gibi emetik problemlere yol açar. Bununla birlikte, girdiğiniz suda ağır metaller varsa yani sanayi bölgesinde ve atık mevcut olan bir denize giriyorsanız, bu ağır metaller vücudunuzda birikip uzun vadede hastalığa yol açabilir yada kısa vadede ağır metal zehirlenmesine sebep olabilir.
İkinci durum ise aslında idrar yolları enfeksiyonu gibi rahatsızlıklara sebep açmasıdır ve herkeste görülebilir fakat kadınlarda çok daha yaygın olarak görülmektedir.
Peki girdiğimiz suyun güvenli olup olmadığını nereden bileceğiz? Aslında çok basit. Uluslararası çevre örgütleri, denizlerin belli kriterlere sahip olma durumlarına göre onlara çeşitli bayraklar veriyor. Bu bayrakların rengine göre, girdiğiniz denizin hem can güvenliğiniz açısından hem de hijyenik açıdan uygun olup olmadığını öğrenebilirsiniz. Mavi bayrak-mükemmel, yeşil bayrak-iyi, sarı bayrak-kötü, kırmızı bayrak ise girilmesi yasak olan denizleri ifade etmektedir. www.mavibayrak.org adresinin verilerine göre, Türkiye mavi bayraklı en fazla deniz plajı olan Dünya'daki 3. ülkedir. Toplamda 454 adet plajı bulunmaktadır. İstanbul'da maalesef sadece 2 tane mavi bayraklı plaj bulunmakta. Bunlardan biri Şile'de bir otelin plajı, diğeri ise uzunkum plajının orta noktası.

Bu iki plaj haricinde gideceğiniz denizin güvenilirliğini sorgulamak istediğinizde, sağlık bakanlığına ait olan http://yuzme.saglik.gov.tr/ web sitesini kullanabilirsiniz. Özellikle Silivri çevresindeki plajların büyük çoğunluğunun sarı bayrağa sahip olduğunu yani kötü durumda olduğunu görebilirsiniz. 2 yıl önce staj yaptığım bir laboratuvara Silivri'den alınmış örnek sular analiz etmemiz için getirilmişti ve bu analizlerimiz sonucunda sudan E.coli adını verdiğimiz, kirli sularda çok yaygın olan bir bakteriye rastlamıştık.
Bu doğrultuda kişisel tavsiyem, gideceğiniz denizi önceden verdiğim adresten kontrol etmeniz. Yine de girmek istiyorsanız mümkünse su yutmamaya ve sudan çıktıktan sonra hemen duş almaya özen gösterin. Böylelikle kadın hastalıklarına karşı da kendinizi bir nebze koruyabilirsiniz.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur.
Herkese keyifli günler dilerim!
Uzun bir ara vermek zorunda kaldığım blog yazılarıma, yaz tatilinin başlaması sayesinde devam etmeye karar verdim.
Yaz aylarının gelmesiyle birlikte açılan tatil sezonu bizlere ilk olarak deniz, kum, güneş üçlüsünü hatırlatıyor. Özellikle İstanbul'da nemin de etkisiyle hissedilen sıcaklıkların 40 derecelere ulaşmasıyla birlikte, neredeyse gördüğümüz küçücük bir su birikintisine atlayasımız geliyor. Yaz tatilini Ege sahillerinde veya Akdeniz koylarında geçiremeyenler için, İstanbul'daki plajlar tercih edilmeye başladı. Fakat serinleyebilmek adına, her denize girilmesi doğru mudur ya da herhangi bir şekilde sağlığımızı olumsuz etkiler mi? Bugünkü yazımda bu konuyu ele almaya çalışacağım.
Öncelikle şunu bilmek gerekir ki deniz suyu sağlığınızı iki şekilde bozabilir. Birincisi su yutmanız sonucu, eğer su kirliyse mikroplardan dolayı hastalanabilirsiniz. İkincisi ise kadın iseniz ve yine girdiğiniz suda mikrop varsa kadın hastalıklarına yakalanabilirsiniz.
Birincisi herkesi etkileyen bir durumdur ve sıklıkla da rastlanır. Yuttuğumuz bu sularda mikrop varsa genellikle sindirim sistemimizi etkiler ve karın ağrısı, ishal gibi emetik problemlere yol açar. Bununla birlikte, girdiğiniz suda ağır metaller varsa yani sanayi bölgesinde ve atık mevcut olan bir denize giriyorsanız, bu ağır metaller vücudunuzda birikip uzun vadede hastalığa yol açabilir yada kısa vadede ağır metal zehirlenmesine sebep olabilir.
İkinci durum ise aslında idrar yolları enfeksiyonu gibi rahatsızlıklara sebep açmasıdır ve herkeste görülebilir fakat kadınlarda çok daha yaygın olarak görülmektedir.
Peki girdiğimiz suyun güvenli olup olmadığını nereden bileceğiz? Aslında çok basit. Uluslararası çevre örgütleri, denizlerin belli kriterlere sahip olma durumlarına göre onlara çeşitli bayraklar veriyor. Bu bayrakların rengine göre, girdiğiniz denizin hem can güvenliğiniz açısından hem de hijyenik açıdan uygun olup olmadığını öğrenebilirsiniz. Mavi bayrak-mükemmel, yeşil bayrak-iyi, sarı bayrak-kötü, kırmızı bayrak ise girilmesi yasak olan denizleri ifade etmektedir. www.mavibayrak.org adresinin verilerine göre, Türkiye mavi bayraklı en fazla deniz plajı olan Dünya'daki 3. ülkedir. Toplamda 454 adet plajı bulunmaktadır. İstanbul'da maalesef sadece 2 tane mavi bayraklı plaj bulunmakta. Bunlardan biri Şile'de bir otelin plajı, diğeri ise uzunkum plajının orta noktası.

Bu iki plaj haricinde gideceğiniz denizin güvenilirliğini sorgulamak istediğinizde, sağlık bakanlığına ait olan http://yuzme.saglik.gov.tr/ web sitesini kullanabilirsiniz. Özellikle Silivri çevresindeki plajların büyük çoğunluğunun sarı bayrağa sahip olduğunu yani kötü durumda olduğunu görebilirsiniz. 2 yıl önce staj yaptığım bir laboratuvara Silivri'den alınmış örnek sular analiz etmemiz için getirilmişti ve bu analizlerimiz sonucunda sudan E.coli adını verdiğimiz, kirli sularda çok yaygın olan bir bakteriye rastlamıştık.
Bu doğrultuda kişisel tavsiyem, gideceğiniz denizi önceden verdiğim adresten kontrol etmeniz. Yine de girmek istiyorsanız mümkünse su yutmamaya ve sudan çıktıktan sonra hemen duş almaya özen gösterin. Böylelikle kadın hastalıklarına karşı da kendinizi bir nebze koruyabilirsiniz.
Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur.
Herkese keyifli günler dilerim!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

